Objektif bakış benim için çok önemlidir
En Beğenilen Yazar Sırası
Toplam Başlık Sayısı
Toplam Puanı
Toplam Giri Sayısı
Bu Ayki Puanı
En Aktif Yazar Sırası
  • nelson mandela

    Güney afrika cumhuriyetinin ilk siyahi cumhurbaşkanı olmasının yanında nobel barış ödülü sahibi bir aktivisttir. Bunu hepimiz biliyoruz. Ama Ben bu adamı tek bir sözüyle özetlerim aynı zamanda profil açıklamamdır kendileri "özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter"
    0 1
  • Robert Fulford İslam Üzerine Yazısı

    The National Post gazetesindeki 1999' daki bir yazısı ,İslam'ın gelişimi ve tarihsel süreci üzerine bir yazarın gayet yerinde ve güzel tespitleri..Buraya linkini vericem ,zaman bulursam Türkçeye çeviricem ya da bir arkadaş çevirirse memnun olurum..

    A millennium ago, in the last days of the year 999, civilization was following a clear course. An objective student of history, if there had been such a person, could have told you with certainty where the future of world politics lay: with Islam. It was an unstoppable force and would eventually control the known world, including whatever parts of Europe it chose to occupy.

    The Muslims had energy, confidence and imagination. Their society, born on the edge of the Arab lands less than four centuries before, was far superior to Christian Europe's. Bernard Lewis, the great historian of Islam, has written that the Muslims of those days "neither feared nor respected the barbarous individuals of northern and western Europe, whom they saw as uncouth primitives." Such things are hard to compare, but Islam at the year 1000 was probably the most sophisticated and cosmopolitan civilization that had so far developed anywhere.

    So how did it come to pass that Christian Europe (and the colonies it established in America) eventually dominated the world? What started out as Islam's millennium became Europe's instead. In history there are few dramas so compelling, and so unexpected. In geopolitics, this was the greatest surprise of the second millennium.

    The Muslims of 1000 were more literate by far than the Europeans, and they were better at astronomy, medicine, engineering, geography and mathematics ("algebra" is an Arabic term). Their architecture and their gardens were more impressive than anything Europeans would imagine for centuries. And the Muslims were well established in Europe. Cordova, their capital in Spain, was the richest European city, a place of magnificent palaces and mosques.

    Islam's claim on the future remained valid for centuries more. As Europe grew more powerful, so did Islam. The age of Islamic military conquest lasted until 1669, when the Ottoman Empire, after a long war, took Crete from the Venetians. That turned out to be its last acquisition. Fourteen years later, it was evident that history was reversing itself. In 1683, the Ottomans, after trying to conquer Vienna for 60 days, withdrew in disarray. The fighting that followed destroyed much of their army and crippled the military wing of Islam. From the Muslim point of view, Europe soon ceased to be an invasion target and became an alien force whose armies and cultures began to trespass on the Arab lands. What happened? It's not entirely clear.

    It was obvious in retrospect that power was shifting long before the siege of Vienna. Perhaps 1492 was the key year. Granada, the last Islamic city in Spain, surrendered to Christian armies in January, and before the year was over Columbus had arrived in America and made Europe's expansion across the Atlantic possible. Eventually, America enriched Europe to an extent that Islam could not equal.

    But we might have expected (given the state of play in 1000) that the Muslims would be the first to see America. What pushed Europe ahead? Culture was the crucial factor. If we define culture to include religion and ideas, then it was culture -- not productivity, markets or military force -- that determined the fates of these empires.

    Islamic and Christian thinkers approached reason in different ways. Islam (the word literally means "submission to God") accepted the world as God had made it. While Muslim thinkers did not necessarily expect to understand reality in rational terms, Christians developed a high esteem for reason and high hopes for what it might accomplish.

    In the late Middle Ages and the Renaissance, Christian thinkers combined Greek natural philosophy, Roman private law and Christian theology. They came to believe that reason has its own priorities and deserves its own independent institutions, notably universities. In these institutions it became possible, sometimes, to encourage heresy and innovation, which can amount to the same thing.

    Late in the Renaissance, a form of heresy, Protestant Christianity, became a progressive force. Martin Luther, whatever he intended to do, wrenched daily life out of the hands of religion. Islam had no Martin Luther, nor is such a person quite imaginable.

    The West came to believe that an idea might have value on its own, whatever its origins. So Europe could absorb and use whatever Islam created. Islam, however, viewed the inventions of the West with suspicion. The classic case was the printing press, which Islam vigorously resisted. In 1485, a decree by the Ottoman sultan, Beyazid II, banned this new invention, on the grounds that it would be sacrilegious to use the Arabic language in mechanical equipment.

    The Koran and Arabic were so closely entwined that the language itself demanded pious treatment, which it wasn't likely to get from printers. Furthermore, printing threatened Islamic calligraphers, who became its powerful enemies. Jewish publishers could operate in Turkey only so long as they did not use Arabic. Printing in Arabic was illegal until the first half of the 18th century, and even then it grew slowly. When Napoleon arrived in Egypt in 1798, Cairo had no presses. By then, European thinkers had been educating one another through books for more than two centuries.

    How far did Islam fall? It lost the ability even to name its section of the world. In 1902, an American naval historian, A.T. Mahan, called the area between Europe and East Asia "the Middle East," a term that could have been invented only by someone who thought Europe the world's core. That demonstrated the widespread belief that the Arab lands now contained a marginal civilization, significant only as it related to the true centre. Through much of this century, "Middle East" has been the common term all over the globe, even inside the region itself.

    It wasn't apparent until the 1960s that Islam could be reinvigorated. Recent decades have brought an Islamic resurgence powerful enough to influence world politics and make the conflict between Islam and the West an issue once again. But that's another story, to be told in another millennium.

    Return to the List of Robert Fulford's Columns

    0 2
  • Cengiz Han ve Yaşlı Adam

    Rivayete göre Moğol imparatoru olan Cengiz Han Anadolu’ya yaptığı seferlerden birinde Irak yakınlarında bir kaleyi kuşatır. Yapılan görüşmeler sonunda kalenin teslim edilmesini isteyen Cengiz Han aksinde kaledeki herkesin öldürüleceğini söyler. Hiç direnmeden teslim olan kalede Cengiz Han bütün eli silah tutan erkeklerin genç-yaşlı demeden kendi mezarlarını kazmalarını emreder. Herkes kendi mezarını kazarken yaşlı bir adam Cengiz Han'ın huzuruna çıkmak istediğini söyler ve huzura kabul edilir. Yaşlı adam Cengiz Han'ın eteğini öperek önünde eğilir ve yaşlı adam imparatorun da izniyle ağlayarak konuşmaya başlar. “Hünkarım, şurada mezarını kazan genç benim oğlumdur ve daha yirmi yaşındadır.” tekrar hükümdarın ayaklarına kapanarak ‘sizden onu affetmenizi istiyorum’ der. Bunun üzerine Cengiz Han ayağa kalkarak yaşlı adama “Affetmemm! ihtiyar affetmemm! Oğlun mezarının başındayken ağlıyorsun ama vatanın uçurumun kenarındayken sadece seyrettin.
    0 1
  • Tarih Boyunca Türk -Fransız İlişkileri

    Tarih Boyunca Türk-Fransız İlişkileri

    Türk ve Fransız milletleri arasında siyasi, askeri ve kültürel münasebetler bu iki milletin tarihlerinin ilk zamanlarından itibaren başlamaktadır. Hun Türklerinin lideri Attilanın 451 yılında Gallio (Galya) içlerine, Orleansa kadar devam eden akını, Türk-Fransız milletleri arasındaki münasebetlerin başlangıcıdır. Fakat esas münasebetler Müslüman batı Türkleri ile olmuştur. Alparslanın 1071 yılında Malazgirt Meydan Savaşını kazanmasıyla Anadolu topraklarına Türklerin yerleşmesi, Avrupa milletleri nazarında (günümüze kadar devam eden) bir Türk meselesi doğmasına sebeb olmuştur. Bu tarihten itibaren Anadolunun, daha sonra İstanbulun, Avrupa Rumelisinin Müslüman Türklere karşı savunulması ve kurtarılması, Hıristiyan Avrupa milletlerinin en başta gelen meselesi olmuştur. Bu maksatla Hıristiyan Avrupa, günümüze kadar devam eden, değişik şartlarda ve hüviyetlerde Haçlı seferleri düzenlemiştir. Hıristiyan Avrupa milletlerinden birisi olan Fransızlar da hangi idareye tabi olurlarsa olsunlar, bu Haçlı seferlerinde devamlı rol almışlardır. Bu sebeplerledir ki askeri ve kültürel temaslar yüzyıllar boyunca devam edip gelmektedir.

    Papa İkinci Urbonus, bütün Hıristiyan Avrupa devletlerini birleştirip hem Türkleri durdurmak hem de Kudüsü almak fikriyle faaliyete başladı. Türklere karşı ilk tepki Fransada kendini gösterdi. İlk Haçlı kafilesini Pierre lErmite adlı bir Fransız keşişi harekete geçirdi. Etrafında 50.000 Fransız topladı. Bu kafile Kudüsü almak hülyasıyla Fransadan ayrıldı (1096). (Bkz. Haçlı Seferleri)

    1147-1149 tarihleri arasında Fransa Kralı Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad İkinci Haçlı Seferini başlatarak Anadolu üzerine yürüdüler. İlk dalga 75.000 kişilik ordusuyla Alman ordusu idi. Selçuklu Sultanı Birinci Mesud, Haçlı kuvvetlerini yok etti. Alman kralı 5000 askeri ile zor kaçabildi. Fransa Kralı Alman askerlerinin döküntülerini de toplayarak 155.000 kişilik ordusuyla sefere devam etti. Sultan Birinci Mesud, Haçlıları Toros geçitlerine çekti. Toroslarda müthiş zayiat veren Fransız askerleri, Antakyaya sığındılar. Şama yaklaştılar. Bu şehrin varoşlarında Türkler tarafından bir defa daha bozulup geriye atıldılar.

    1189-1192 yılları arasında yapılan Üçüncü Haçlı Seferini tertipleyenler ve bizzat idare edenlerin içinde Fransa yine vardı. Fransa Kralı Philippe-Auguste, İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard (Fransız asıllıdır), Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa gibi üç şahsiyet bu seferi bizzat idare ettiler. Filistinde buluşarak Kudüse saldıran Haçlılar, Selahaddin Eyyubi ile yaptıkları savaşta ağır zayiatlar vererek hiçbir netice alamadan memleketlerine döndüler.

    Kudüsün yine Türklerin eline geçmesiyle Fransa Kralı Saint Louis ve kardeşlerinin kumandasındaki Haçlılar, 1248-1254 yılları arasında Yedinci Haçlı Seferini tertip ettiler. Fransa kralı komutasındaki Haçlılar Mısıra çıktılar. O sıralar Mısır-Suriye ve çevre ülkeler Türk Memluklerin elindeydi. 1250'de Mansure Meydan Muharebesinde büyük bir bozguna uğrayan Haçlılar, Fransa kralını da Türk Memluklere esir vererek dağıldılar.

    Esaret yıllarından sonra memleketine dönen Fransa Kralı Saint Louis, intikamını almak için Sekizinci Haçlı Seferini tertip ederek 1270 yılında Tunusa çıktı. Fakat bir kuşatma esnasında öldü. Bundan sonra, kısa zamanda yakın doğudaki Haçlı topraklarının tamamı Türkler tarafından alındı. Haçlı seferlerinin başlamasından iki asır sonra Yakın Doğuda Haçlılardan hiçbir iz kalmadı.

    Daha sonraları Osmanlı Türklerine karşı olsun, şimdiki TürkiyeCumhuriyetine karşı olsun yapılan sıcak ve soğuk harbler yine Haçlı zihniyetinden kaynaklanmasına rağmen, ilk sekiz Haçlı seferinden ayrı olarak mütala edilmektedir.

    İlk sekiz Haçlı seferlerinden sonra Türk ilerleyişi bir müddet yavaşladı. On dördüncü yüzyılın başında Yıldırım Bayezid zamanında Avrupa Rumelisini ve İstanbulu tehdid eden bir güç haline geldi. Bu Türk tehlikesi karşısında Hıristiyanlığı kurtarma gayretlerinde Fransızlar tekrar faal görev aldılar.

    Macar Kralı Sigismondun yardım talebine Fransa kuvvetli bir orduyu destek olarak gönderdi. Bourgogne Veliahtı Jean Seans Peur komutasında (Korkusuz Jan), Philippe dArtois, Mareşal Jean de Baurbon, Henri de Bar, Prens Enguerrand ve Guy de Tremoville ve daha birçok Fransız asilzadesi çok şatafatlı bir ordu ile bu Haçlı seferine katılmışlardı. Bu sefer için Fransadan başka İngiltere, İskoçya, Almanya, Polonya, Bohemya, Avusturya, Macaristan, İtalya, İsviçre, Belçika, Venedikliler, Rodos şövalyeleriyle diğer Avrupa memleketlerinden 200.000 kişilik büyük bir Haçlı ordusu toplandı. Sırbistan ve Eflak üzerinden iki kol halinde gelen ordu, yollarda karşılaştıkları binlerce silahsız Türkü esir alarak hiç sebepsiz kılıçtan geçirerek Niğbolu Kalesi önünde birleştiler.

    Niğboluda Yıldırım Bayezid Han karşısında ağır bir hezimete uğrayan bu Haçlı ordusunun bıraktığı esirler arasında 27 büyük Fransız asilzadesi bulunuyordu. Fransa, esirlerini ancak 200.000 duka altını nakit ve 100.000 duka kıymetinde fidye karşılığında kurtarabildi. Fransız komutanı Jean Seans Peur (Korkusuz Jan) ancak 10 Mart 1398de Parise dönebildi.

    1444 Varna Koalisyonuna bütün ısrarlara rağmen Fransa katılmadı. 1501 yılında Osmanlı-Venedik savaşına katılan Fransa, Osmanlıya karşı denizden harekata girişti. Amiral Ravasteinin komutasında 10.000 yaya askeri ile takviye edilmiş Fransız donanması, 1501 Eylülünde Midilli Kalesini kuşattı, ancak Manisa Sancakbeyi Şehzade Korkutun Ayvalıka gelmesi ve Osmanlı donanmasının Ege Denizine açılması üzerine korkuya düşen Fransızlar, Midilliden alelacele çekildi ve dönüş esnasında Çuka Adası açıklarında fırtınaya kapılarak hepsi sulara gömüldüler. Bu olaydan sonra yüzyıllarca, Fransız harp gemileri Türk sularında görünmediler.

    Ancak Almanya İmparatoru 1519da ölünce, Almanya İmparatorluğuna heveslenen Fransa Kralı Birinci François, Avrupa İmparatorluğuna seçilirse 3 yıl içinde Türkleri İstanbuldan ve Avrupadan silip çıkaracağını ilan etmeye başladı. Ne var ki İmparatorluğa İspanya Kralı Beşinci Karl (Charles-Quint) seçildi.

    Ne gariptir ki; Fransa Kralı Birinci François, 1525 yılında İspanya İmparatoru Şarlken ile Pavrada yaptığı savaşta yenilip esir düşünce, esaretten kurtulabilmek ve Fransayı kurtarabilmek için üç yıl içinde İstanbuldan ve Avrupadan kovacağını ilan ettiği Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Handan imdat istedi. Ana Kraliçe Louis de Savore, muhteşem Osmanlı Sultanına, Kont Jean Frangioniyi yardım istemek üzere gönderdi. Yaralı bir annenin gözyaşlarını dindirmesini rica eden mektubunda Kanuniye şöyle yalvarıyordu:

    "İspanya Kralı Şarlken, oğlum Fransuvayı Pavi Muharebesinde tutup hapseyledi. Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlın insaniyetine bırakmış idim. Halbuki malumunuz olan insaniyeti icra etmedikten başka, oğlumun hakkında hakaret dahi etmektedir. İmdi alemin musaddakı olan azamet ve şanınız ile oğlumu düşmanımızın pençe-i kahrından halas ile ibraz-ı übbehet buyurmanızı zat-ı şahanenizden bilhassa niyaz ederim."

    Esir Fransız Kralı Birinci Fransuvanın gönderdiği mektup da şöyle idi: "Dünyanın Cihad-ı mamuresinden birçok ülke ve biladın hakim ve padişahı ve bilcümle mazlumların dadhanı olan Sultan-ı muazzam ve Hakan-ı mufahham hazretlerine arzım budur ki: Macaristan Kralı Birinci Ferdinandın üzerine hücum ettiğinizde, biz dahi himmet ve inayetinizle hapisten halas olup, İspanya Kralı Şarlkenin üzerine hücum edip, öcümüzü alırız. Siz ki Şehinşah-ı celilüşşansınız, onun hakkından gelinmeye inayet buyurulduğu halde, bundan böyle bende-i nimetşinasınız olduğuna iştibah buyurulmıya." Kanuni Sultan Süleyman Han, kendinden yardım bekleyenlere, Türk asalet ve mertliğini esirgemedi. Birinci Fransuvaya (François) şu mektubu gönderdi: "...Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar rehberi, yeryüzü hükümdarlarının tacı, Akdenizin, Karadenizin, Rumelinin, Anadolunun, Karamanın, Zülkadriyyenin, Diyarbakırın, azerbaycanın, Acemin, Şamın, Mısırın, Mekkenin, Medinenin, bütün Arap diyarının ki -ulu atalarımın kılıçlarının kuvveti ile fethedilmişti- ve kendimin fetheylediğim nice diyarın sultan ve padişahı, Bayezid Han oğlu Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hanım.

    Sen ki; Frençe vilayetinin kralıFrançeskosun, huzuruma yarar ademin Fran Jan ile mektup gönderip, bazı ağız haberi de yollayarak memleketinize düşman girmiş olduğunu ve hapsedildiğinizi bildiriyorsunuz. Kurtulmanız hususunda benden inayet ve medet ve istida eyliyorsun. Her ne ki demişsen benim huzuruma arz olundu. Şimdi padişahlara sinmek ve hapis olmak caiz değildir. Gönlünüzü hoş tutun, kalbiniz kırılmasın. Bizim ulu atalarımız daima düşmanı def ve memleketler feth için seferden uzak kalmamışlardır. Ben de onların yolunu tutup memleketler, yalçın kaleler fethederek gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Cenab-ı Hak hayırlar nasip eylesin. Durumu ve haberleri ademinizden öğrenirsiniz."

    Kanuni Sultan Süleyman Han bu mektubuyla üç maksat düşünüyordu: Birincisi kendinden yardım bekleyen kimseyi yardımsız bırakmamak, ikincisi Müslüman-Türk dünyasına bir bütün halinde saldıran Hıristiyan aleminde bir gedik açmak, üçüncüsü Türklere düşmanca davranan Macarlara haddini bildirmek. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman Han, hem Fransız kralını kurtarmak, hem de Macarlara haddini bildirmek için orduya hazırlık emrini verdi. Sultan, Fransa kralına vaadini yerine getirdi.

    Kanuni Sultan Süleyman, Türklere karşı daima birleşik hareket eden Avrupayı parçalamak ve Türk hakimiyetini kabul ettirmek için Fransayı yaşatmak ve kalkındırmak gerektiğini görmüş, bu maksatla Fransaya kapitülasyon denen bazı imtiyazlar tanımıştı. Fransa da bu ticari imtiyazlara karşılık, Osmanlı himayesinde bir devlet olmayı kabul ediyor, her yıl muayyen bir vergi ve padişaha belirli hediyeler vermeyi taahhüt ediyordu. Daha sonra Osmanlı donanmasının Fransız sahillerini koruması da kararlaştırılmıştı. Antlaşma gereği olarak 1543 yılında Osmanlı donanması Toulon limanında üslendi. Nice Kalesini fethederek Fransaya teslim etti. Ayrıca İspanya ve İtalya sahillerini de kontrol altına alarak Fransanın istiklalini sağlama aldı. Fransa da, Osmanlı donanmasının bir kısım masraflarını karşılamak üzere Barbarosa 800.000 duka altın ödedi.

    Osmanlının Fransayı destekleme siyaseti, Kanuniden sonra da devam etti. Osmanlının garantisi olmasaydı, Fransanın diğer güçlü Avrupa devletleri tarafından yutulması muhakkaktı. Fransa, Osmanlıdan aldığı ticari imtiyazlar ve İngiltere ile yaptığı ticari antlaşmalarla güçlenmeye ve kalkınmaya başladı. Hatta Ondördüncü Louis zamanında Fransa, Avrupanın en kudretli krallıklarından biri oldu. Bu durumda Türk-Fransız münasebetleri yeni bir safhaya girdi. Ondördüncü Louis artık Osmanlıya ihtiyaç duymadığı için Osmanlının düşmanlarına, bu arada Giritte savaşan Venediklilere yardım etti. İki devlet arasında başlayan soğukluk Fransanın 1664te Cezayire tecavüz etmesiyle son haddini buldu. Cezayir saldırıları, Cezayir yeniçeri ağası Şaban Ağa tarafından bertaraf edildi. Fransanın, İstanbuldaki elçisi Laltaye-Ventelek, Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşanın hakaretine maruz kalarak kapitülasyonlar uygulamadan kaldırıldı. Fransız ticareti büyük zararlara uğradı. Ondördüncü Louis, Osmanlı ile antlaşma mecburiyetinde olduğunu anlayınca, İstanbuldan bir Türk elçisi istedi. Divan-ı Hümayun mağrur Fransa kralını tahkir için, dördüncü dereceden bir subay olan Süleyman Ağayı gönderdi. Süleyman Ağa, Fransada muhteşem törenlerle karşılandı.

    Bu sırada Kandiyede, Türklerle Fransızlar arasında çarpışmalar devam ediyordu. Neticede 24 Ağustos 1669da Kandiyeden ayrılmak zorunda kaldılar. Bir taraftan da Cezayir leventleri Fransaya karşı 1662 ve 1669da iki sefer yaparak Lyon, Marsilya ve Cöte dAzurü taradılar.

    Osmanlıya karşı olmanın zararlarını gören Ondördüncü Louis eski dostluğu kurmaya çalıştı. Gönderdiği elçilere Divan-ı Hümayunda değer verilmedi. Elçilerin gayretleri sonuçsuz kaldı. Buna rağmen Ondördüncü Louis, Türklerle barıştığı ve ittifak yaptığına dair aslı olmayan ilanlar vererek Paris sokaklarında tellallar dolaştırdı. Onun bu tutumu, muhalifleri ve Katolikler tarafından Türklere yaltaklanmak şeklinde değerlendirildi. Fransanın gerek Giritte, gerek Soint Gothardda Osmanlının düşmanları safında gayri resmi olarak savaşması, tepki ile karşılanmış, Türk leventleri Akdeniz sahillerinden başka, Atlas Okyanusu sahillerini de abluka altına almışlardı.

    1681 yılında Cezayir donanması bir Fransız filosunu bozarak 29 gemiyi zaptetti. Fransanın Türklere karşı görevlendirdiği Amiral Buquenne bu saldırılara karşı koyamadı. Bu sırada 9 Cezayir gemisinin Sakız Tersanesinde tamir edildiğini haber alan Amiral, Sakız limanını basarak, limandaki gemileri ve şehri bombaladı. Bu tutum karşısında Osmanlı hükumetinin tepkisi sert oldu. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Ondördüncü Louisden şahsen tarziye ve tazminat vermesini istedi. Aksi halde Fransa üzerine sefer açılacağını Fransız elçisine bildirdi. Fransa Kralı büyük bir korkuya kapılarak, Bozoklu Mustafa Paşanın tesbit ettiği 60.000 altın kuruş ve 4.800.000 (yani 960 kese) akça tazminatı ödedi. Ondördüncü Louis, kendisine çok ağır gelen bu harekete karşılık, Osmanlının Avrupa ile yaptığı ve bozgunlarla neticelenen savaşlardan istifade ederek intikam almak istedi. 1689 Temmuzunda 41 parçalık Fransız donanması Cezayire gelerek 16 gün kaleyi top ateşine tutmuşsa da, Mezomorta Hüseyin Paşa, Fransızları çekilmeye mecbur etti. Ancak Fransanın Avrupa harbine katılmasını önlemek isteyen Osmanlı idaresi, tutumunu yumuşatmış, kaldırılan kapitülasyonları tekrar iade ederek, Fransanın Osmanlı politikasında eski yerini almasını sağladı.

    On sekizinci yüzyılda Osmanlı, Avrupa politikasında Fransanın durumuna göre kendini ayarladı. Bu arada karşılıklı kültürel temaslar ve antlaşmalar yapıldı. Ancak 2 Temmuz 1798de Napolyonun İskenderiyeyi işgal etmesi ile münasebetler tekrar bozuldu. Napolyon Bonaparte, 19 Mart 1799da Akka Kalesini kuşattı, fakat kale müdafii Cezzar Ahmed Paşa karşısında tutunamayıp 64 gün süren muhasarada askerinin yarısını zayiat vererek geri çekildi. 25 Haziran 1802de Pariste imzalanan bir antlaşma ile Türk-Fransız dostluğu tekrar kurulmaya çalışıldı.

    On dokuzuncu yüzyılda Fransız politikası, eski Yunan medeniyetine duyulan sempatinin garip bir tezahürü olarak Rum çetecilerinin desteklenmesi, buna rağmen Osmanlıya dost görünmek şeklinde devam etti. 1870ten sonra Türk-Fransız münasebetleri gittikçe gerilemiş, genellikle istismar emeline dayanan Fransa siyaseti özellikle Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Balkan Savaşlarından sonra Türk politikacıları tarafından kınanmış ve Fransa, Almanya, İngiltere hatta Rusyadan sonra değer verilen bir devlet olmuştur. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşına İttihat ve Terakkicilerin hatalı siyaseti ile katılınca, İngiltere veFransa ile savaş durumuna düşmüştü.

    Fransa ve İngiltere daha savaşın başında boğazları ve İstanbulu alarak Osmanlı Devletini saf dışı bırakmak istiyorlardı. Bu maksatla Fransız ve İngiliz gemileri 19 Şubat 1915te Çanakkaleye yüklendiler. Denizde ve karada yapılan müthiş savaşlarla Fransız ve İngilizler, Çanakkalenin geçilemeyeceğini öğrenerek askerlerini geri çektiler. Fakat 1918 yılında Osmanlının da içinde bulunduğu İttifak devletlerinin mağlubiyeti kabul etmesiyle Kasım 1918de Birinci Dünya Savaşı fiilen sona erdi. Osmanlı Devleti ise, 30 Ekim 1918de Mondros Mütarekesini imzalayarak savaşı bıraktı. Fransa, Mondros Mütarekesine dayanarak Güneydoğu Anadoluda Antep, Urfa, Maraş gibi vilayetlerimizi işgal ederek çok ağır cinayetlerde bulundular. Fakat mahalli halkın büyük direnişi karşısında tutunamayıp, çekilmeyi ve Türk hükumeti ile antlaşma yapmayı kabul ettiler. Yeni Türk hükumeti ile 20 Ekim 1921de AnkaraAntlaşmasını yaparak Anadoludan çekildilerse de, bugünkü sınırlarımız içinde kalan Hatay, Fransızların işgali altında kaldı. Türkiye ile Fransa arasında 30 Mayıs 1926da Dostluk Sözleşmesi imzalandı. 30 Haziran 1939da yapılan Türk-Fransız Antlaşması ile Hatayın anavatana ilhakı kabul edildi.

    Tarih boyunca Türk-Fransız ittifaklarını Fransızlar daima istismar etti. Türkler her zaman ihanetle karşılaştılar.
    0 4
  • aralıkçılar isyanı

    26 Aralık 1825 tarihinde rusya imparatorluğunda çıkmış olan isyan. 1.nikolay abisinin yerine tahta geçiyor ve isyan çıkıyor. sonunda isyan başarısız oluyor. (buraları başka yerden alıyorum doğruluğu konusunda emin değilim)

    Rus Çarı'nın 9.000 kişilik koruyucu ordusuyla, asi ordu gün boyu çatıştı. Nikolay süvari alaylarını kullanmak istediyse de, atlar buzlarda kayıp düştü. Gün sonunda topçu alaylarının ateşlenmesiyle, asi ordunun direnci kırıldı; ve kaçmaya başladılar. Kuzeye doğru kaçarlarken, Neva Nehri üzerinde tekrar toplanmak isteseler bile, topçu alaylarının atışları nedeniyle nehrin buzu kırıldı; ve ordunun büyük bir çoğunluğu nehirde donarak öldü.

    Yakalanan 5 Aralıkçı lider idam edildi, kalanlar Sibirya'ya ve Uzak Doğu'ya sürüldü. Liderlerin idamı sırasında, liderler ölmeden ipler koptu. Rus geleneklerine göre, eğer bir kişinin idam sırasında idam ipi koparsa, hayatı bağışlanırdı. Ancak Nikolay onların hayatını bağışlamadı. Yeni ip getirttirip, idamı tekrarlattı.
    0 2
  • 2. Dünya savaşının en iyi tankı kabul edilen Tiger II (Panzerkampfwagen)

    Bu tank en önemli özelliği Tiger I tankının zırh kalınlığı ile Panther tankının zırh eğim özelliklerinin bir arada kullanılmasıydı. Tiger I tankı ile aynı düşünce ile yapılsa da Tiger II daha ihtişamlı ve korkunç görünüyordu. Tiger II tankının şasesi Jagdtiger adlı taretsiz tank yokedicisinin üretiminde kullanılmıştır. Tiger II'nin ağırlığı taretsiz 68.5, taretiyle beraber 69.8 tonu buluyordu fakat Panzer 4 kadar hareketliydi. Tankın ön kısmındaki zırh kalınlığı 150 ile 180mm arasındaydı. Taretinde bir adet 8.8 cm KwK 43 L/71 top bulunmaktaydı.

    Ağır zırhı ve uzun menzilli topu sayesinde döneminin tanklarına karşı çok üstündü. Özellikle batı cephesinde Müttefik kuvvetlerinin neredeyse hiç ağır tankı yoktu. Bu tanka karşı savunma savaşı vermek de neredeyse imkânsızdı.

    Tiger II tankı; 2500 metreden Amerikan yapımı M4 Sherman, 1800 metreden yine Amerikan yapımı M26 Pershing ve Sovyet yapımı IS-2 tankını, 1200 metreden tüm düşman tanklarını yok edebiliyordu. Naziler bu tankı propaganda için yoğun biçimde kullanmışlardır.

    Bu tankın en büyük sorunu mekanik arızalardı. Tanka cephede acil ihtiyaç olduğundan yeterince denenmemiş ve sorunları giderilmemiştir. Özellikle transmisyon sorunları bazı tankların savaşmadan mürettebatı tarafından terkedilmesine neden oluyordu. Ayrıca çok ağır olamasından dolayı bazen tankı hareket ettirmek için tam gaz verilmesi gerekiyordu. Savaşın sonununa doğru Almanya'daki hammadde sıkıntısı nedeniyle zırhının çelik kalitesi düşüktü, bu da darbe dayanıklılığını azaltıyordu (Ruslar tarafından yapılan testlerde, art arda darbe alan zırhta çatlaklar oluşmuştur). Tüm bunlara rağmen Tiger II, II. Dünya Savaşı'nın en güçlü tanklarındandı. O kadar güçlüydü ki tecrübeli bir mürettebat ile 10 adet Amerikan yapımı M4A1 Sherman'ı yok ettiği asker günlüklerinde yazıldığı bilinir.
    0 2
  1. Yeni Konu Ekleme

    Bu alana yazacağınız yazı sizin konu başlığınız olacaktır. Eğer konunuz var ise listelenecek, eğer konunuz yok ise yeni konu ekleme sayfasına yönlendirileceksiniz. Konu başlığınızı yazdıktan sonra ileri butonuna yada enter butonuna basınız.

  2. Arama Butonu

    Arama butonuna basarak sayfaya yönlendirileceksiniz.