Alman İmparatorluğu (İkinci Reich)

    Alman İmparatorluğu, dağınık Alman devletlerinden oluşan birleşik Alman devletini tanımlamaktadır. Alman İmparatorluğunun başlangıcı, birinci hükümdar olan I. Wilhelm’in taç giyerek tahta çıkmasıyla başlamıştır. Kurulan bu yeni iktidarın başkenti “Berlin” olarak seçilmiş ve hükümdarlık Habsburg ve Hohenzollern Hanedanı’nın kontrolündeydi. Bu yeni dönemden son Almanya Birleşik Devleti etrafındaki toprak anlaşmalıklarını bırakarak kıtalar dışında sömürge yarışına katılmaya başladı. Zamanla sömürge yarışında büyüyen Alman Devleti, Avrupa devletleri arasında sanayi ve ekonomisini geliştirerek ordusunu ve donanmasını bütün Avrupa devletlerini korkutacak kadar geliştirdi ve özellikle donanması ile İngiltere ile büyük bir yarışa girmişti.

    Birleşik Almanya Devleti, Şansölye olan Otto van Bismarck döneminde dış ilişkilerinin dengede tutulması ve Almanya’nın savaşa sürüklenmemesi için gereken herşey yapıldı. Bu yeni politika öncelikle komşu ülkelerle ikili ilişkilerin düzeltilmemesi ve Fransa ile yapılacak ilişkilerde savaşta kaçınmaktır. İmparator II. Wilhelm zamanında yapılan sömürge yarışı sonucu Almanya bütün müttefiklerini kaybetmişti. Fakat yüzyıllardır aralarında sorun yaşanan Fransa ile ilgili olan sorun daha devam ediyordu. Çünkü Fransa Almanya’nın yayılmacı planlarına karşı olarak Büyük Britanya, Rusya İmparatorluğu ile antlaşmalar imzalayan Fransa’nın aksine Almanya kendisine yakın gördüğü Avusturya-Macaristan’la ittifak kurmuş ve hatta I. Dünya Harbi’ndeki müttefiki olmuştu.

  • Alman İmparatorluğu’nun Kuruluşu

    Avrupa kıtasını uzun yıllar etkisine alan Napolyon Savaşları’nın bitmesiyle toplanan Viyana Kongresinde (1814-1815) alınan bir kararla Alman Konfederasyonu kuruldu. Kurulan Almanya Birliği, büyüklü küçüklü 39 devletten oluşmaktaydı. Bu devletlerden bazıları Avusturya, Prusya, Bavyera, Württemberg, Saksonya, Hannover, Baden, Nassau, Oldenburg, Hessen-Darmstadt, Lippe, Schwarzburg-Sondershausen, Reuss-Schleiz-Gera ve küçük ve bağımsız kentler olan Hamburg, Bremen, Lübeck, Frankfurt am Main dahildir.

    19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Batı ve Orta Avrupa’daki iki devlet olan İtalya ve Almanya siyasal birliğini kuramamış zayıf birliklerden oluşmaktaydılar. Alman birliğini kuruluşu Prusya Krallığı ve şansölye olan Otto von Bicmarck’ın düşünceleriyle özdeşleşse de aslında aynı dönemde var olan siyasi ve ekonomik dengelerin etkisi devre dışı kalmış olur. Almanya ve İtalya’nın kendi ayrı ve bağımsız ülke sistemlerini kurması aslında Kıta Avrupasındaki politik ve ekonomik dengelerin değişmesinin en önemli sonucudur.  

  • Prusya-Avusturya İlişkileri ve Sadowa Muharebesi (1866)

    Alman birleşik devletinin temeli olan büyük Prusya Krallığı bu birliğin sağlanması için Avusturya, Danimarka ve kıta Avrupa’sının en güçlü devleti olan Fransa ile savaşmak zorundaydı. Devletler arasında denge siyaseti izleyen Bismarck, Danimarka’ya karşı Avusturya ile ittifak kurdu. Prusya Başbakanı olan Otto van Bismarck, Holstein’da ayrı bir politika izleyen Avusturya’ya savaş açmak için akıllı bir hareket yaparak Fransa ve Rusya’nın tarafsızlığını sağlamaya çalıştı ve 1866’da Sadowa Çarpışması’nda Avusturya büyük bir bozguna uğratıldı. Bu süreçten sonra Avusturya Sadowa yenilgisiyle tamamen Prusya Krallığı’na karşı güçsüz duruma düşmüş ve saldırıya açık olmasına rağmen; Otto van Bismarck, güçlü bir Alman Birliği’nin kurulmasının ancak ve ancak denge siyaseti izleyen bir politikayla mümkün olacağının farkındaydı. Bu sebeple Avusturya’nın düşmanlığını kazanmak yerine onun dostluğunu kazanma yoluna gitti. 

  • Prusya-Fransa İlişkileri ve Alsac-Lorraine Bölgesi Anlaşmazlığı

    Öncelikli problem olan Fransa’nın yenilgiye uğratılması ancak müttefiklerle birlikte uygun olacaktı. Komşu güçlerle bir güç dengesi oluşturduktan sonra Prusya Krallığı (Otto van Bismarck), Fransa’nın Katolik karakterde olan küçük Alman prenslikleri üzerindeki etkisinin kırılması için Fransa devletine bir savaş ilanı yapıldı. Tabiî ki önceki akıllıca diplomatik ilişkilerin meyvesini alan Prusya Krallığı, Avusturya ve Rusya’nın müttefikliğini kazandı. Tarihte bilinen muharebelerden biri olan Sedan Muharebesi’nde Birleşik Alman birlikleri, III. Napolyon komutasındaki Fransız birliklerini büyük bir yenilgiye uğratarak taraflar arasında Frankfurt Barışı (1871) ile bir mutabakata varıldı. Fransa ile antlaşma koşullarında yer alan Alsace-Lorraine, bölgesinin ilhakı ile yüzyılalr boyunca sürecek bir düşmanlığın tohumları atıldı (Alsace-Lorraine, Fransa’nın I. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya düşman olan karşı blokta bulunmasının aslında en önemli tarihi sebebiydi). Savaşın kaybedilmesinin ardından Fransa’da III. Napoleon İmparatorluğu yıkılarak yerine Cumhuriyet kuruldu.  Böylece Fransa’nın üstünlük kurmaya çalıştığı Katolik Alman prensliklerinin katılımıyla Alman İmparatorluğu kurulmaya başlandı. Alman imparatorluğunun temelini oluşturan Prusya Kralı I. Wilhelm Alman İmparatoru oldu ve Otto van Bismarck ise Şansölye unvanıyla onurlandırıldı.

    NOT: Otto van Bismarck, Alman birliğinin kurulmasındaki kilit devlet adamıdır. Sadece Alman İmparatorluğu’nun değil, Avrupa’daki güç dengelerini kendi lehine kullanabilen ve komşu devletlere verilen küçük ödünlerle onların dostluğunu kazanmış ender devlet adamlarındandır. Şansölye olarak görevlendirilen Bismarck, para birimi olarak Mark’ı bastırması (1875), devlet için hukuk ve ceza muhakemeleri kanunu oluşturması (1872-1876), askerlik sistemini 7 yıl olarak değiştirmesi (1874) ve ulusun genel olarak germenleşmesi için ülkenin birliğini sağlamaya çalışmıştır. Bismarck, barışçıl politikaları ile bütün Avrupalı liderlerin saygısını kazanmıştır. Asıl sorun Almanya’da oluşturulan ve Junkerlerin toprak hakimiyeti ve sanayi burjuvazisinin desteklenmesiyle gelişen bu ekonomik ortamın, Avrupa’nın diğer büyük sömürge imparatorlukları kuran devletleriyle savaşıp savaşamayacağıydı. 20 yıllık bir yönetimden sonra I. Wilhelm’in ölümünden sonra yerine tahta çıkan II. Wilhelm ile olan anlaşmazlığın giderek artması ve Rusya ile olan politikalarda mutabakata varılmaması sonucuna Bismarck istifa etti.

  • Alman Birliği’nin Kitlesel Karakteri ve Diplomasi Trafiği

    18 Ocak 1871 tarihinde kurulan Alman İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda yıkılıncaya kadar Prusya Krallığının mutlak otoritesi altın yönetildi. 1871-1914 yılları arasında yaklaşık 15 Milyon artarak 67 Milyona ulaşan alman nüfusunun %63’ü Protestan; %36’sı Katolik ve %1’i Yahudi kökenli millerlerden oluşmaktaydı. Verilen nüfus ortalamasının %67’ye yakını kırsal kesimde yaşamaktaydı. Yeni oluşturulan Alman İmparatorluğunun Anayasası, Bismarck tarafından oluşturulan 1867 Anayasası aslında Bismarck’ın düşüncesine uygun olarak yönetimdeki Alman nüfusun büyük bir kesimini oluşturan kırsal kesime hitap ediyordu. Kuruluş itibariyle 25 devlet tarafından birleştirilerek hayata geçirilen bu eyalet mantıklı devlet, kendi bölgelerinde otorite sahibi fakat devletin genel diplomatik ilişkilerinde ve mali yönetiminde tek yumruk olarak sistematize edilmişlerdi. 

  • Alman Birliği’nin Siyasi Sistemi ve İki Başlı Yönetim

    Devlet yönetiminde bulunan 25 devlet mantığına uygun olarak bütün eyaletleri temsil eden iki meclis bulunmaktaydı. Bu meclislerden Halkı temsil eden İmparatorluk Meclisi (Reichstag) erkek yurttaşların tek dereceli ve gizli oylama sitemiyle seçtikleri 397 üyeden oluşmaktaydı. Parlamentonun eyalet temsilcilerinden oluşan diğer kanadı ise Bundesrat (Federal Konsey), ülke genelinde hüküm süren Prusya Krallığının etkisi altındaydı. Kurulan meclislerdeki Kralın etkisi kendisinin 16 Nisan’da kararlaştırılan ilk Anayasa taslağında kendisini göstermeye başladı. Yapılan oylamalarda alt meclisin kararları geri çevirme hakkı olmasına karşın yetkileri sınırlandırılmıştı. Hatta seçilen vekiller imparatorluk tarafından onaylanıyor ve Kralın otoritesiyle şekillendiriliyordu. İmparatorluğun genelinden iki dereceli meclis kullanılırken İmparator hanedanı sayılan Prusya Krallığı’nda ise Üç dereceli bir seçim sistemiyle yola devam ediliyordu. Bu üç dereceli sistem halkın genellikle tutucu kesimi olan mülk sahiplerine öncelik tanıyarak delegelerin %85’ini onların seçmesini sağlıyordu. Prusya’nın mutlak üstünlüğü ile birlikte ileriki yıllarda bu iki başlı sistem sorun oluşturmaya başlayacaktı.

    Nüfusun büyük bir kesimini oluşturan Kırsal kesimin liberal ve ilerici partiler yerine muhafazakar partiyle yola devam edeceğini düşünen Bismarck büyük bir yanlışa düşmüştü. Erkekler için kabul edilen genel oy hakkı değişikliği ile birlikte 1870’lere gelindiğinde Katolik eğilimli Merkez Partisi ve işçilerin sesi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) büyük bir oranda mecliste çoğunluğu sağladı. 1871 yılında Bismarck büyük bir hamle yaparak liberal kesimle birleşerek gerek çıkardığı kanunlarla gerekse medeni nikah, papazların yer değiştirmesini yasaklaması ve tarikatları dağıtmasıyla birlikte bu Merkez Birliği yıkmaya çalıştı. Fakat yapılan bu siyasi ve kanuni müdahaleler (Kültür Savaşı) Katolik inanca sahip toplum kesiminin siyasi eğilimini ve korunmaya olan ihtiyacını daha da tetikledi.

    Katolik Merkez Partisiyle çekişmeyi bırakan Bismarck, bu seferde Muhafazakar ve Liberal kesim ile birleşerek sosyalist karakterli olan SPD’ye karşı bir kampanya başlattı. Hızla sanayileşen ve işçi kesiminin giderek artması sonucu endişelenen Bismarck, SPD’nin seçimlere girmesini engelleyemediyse de 1878-1890 yılları arasında çıkardığı meclis kararıyla yasadışı sayılmasını sağladı. Toplumun sol kesimi olan sosyalist partilerin tavsiyesi için çalışmalar yürüten Bismarck, Anti-sosyalist yasalar çıkartarak sol partilerin siyasi güçlerini yok etmeyi amaçladı. İşçi toplumunun endüstrileşme ile birlikte ihtiyaçlarının arttığını anlayan ve sosyalist partilere olan katılımın bu denli fazla olmasının sosyo-ekonomik eksiklikler nedeniyle oluştuğunun farkına varan Bismarck, sosyalizmin en büyük argümanı (kaynağı-destekçisi) olan sosyal eşitsizliği azaltmak adına ülke çapında oluşturulan sağlık hizmetleri sistemiyle bugün ki “sosyal devlet” teriminin temellerini atmıştır. Fakat Bismarck’ın bütün çalışmalarına rağmen “İmparatorluk Düşmanı” Katolik ve Sosyalist parti büyük mevkileri kazandılar.

  • Alman İmparatorluğu’nda Ekonomik Sistem (1870-1890 Dönemi)

    Ülkenin en yüksek ekonomik büyüme oranına sahip olduğu dönemin sonlarına doğru kurulan birlik, ülkedeki çelik üretiminde ve demiryolu yapımında Fransa’yı geçmiştir. Kuzey Alman Konfederasyonu’nun kurulmasıyla birlikte tefecilik yasaları kaldırılarak iç göç sınırlamaları kaldırıldı. Ülkedeki ittifakın iki tarafı olan Bismarck ve Liberallerin bir girişimiyle tek bir para şekli kabul edildi. İmparatorluk bankasının kurulmasıyla birlikte çok ortaklı şirketlerin kurulması içinde çalışmalar başlatıldı. Yapılan bütün bu uygulamaların sonucu olarak 1873 yılına kadar sermaye 1,4 milyar hacme ulaşmış ve 857 yeni şirket kurulmuştu. Ülkedeki demir ağı ise 1985 yılına kadar iki katına çıkarıldı. Halkın ekonomik engellerin kaldırılmasıyla ekonomiye katılımı arttı ve binlerce Alman vatandaşı hisse senedi aldı.

    Alman Birliğinin bu yüksek derecede büyüme oranı dünya çapında yayılan 1873 buhranından sonra yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Ülkedeki tarım ve sanayinin hacminin düşmesiyle birlikte kurulan şirketlerin yarısı iflas etti. Borç içinde kalan mülkiyetçi Junker’lar iç piyasadaki Rus ve Amerikan tahıl fazlasının etkisiyle ezildiler. Ekonomik bunalımla birlikte kırsal Prusya nüfusunun büyük bir kısmını kaybetti. 1880 yılına kadar Kuzey ve Güney Amerika’ya göç eden Prusyalıların sayısının yaklaşık 1 milyona ulaştığı bilinmektedir. Ekonomik bunalımın azalmasıyla birlikte Tarım sektöründe bir canlanma olmasa da Sanayi sektöründeki canlanma ekonominin yeniden kendine gelmesine yardımcı oldu.

    Bunalım döneminde Almanya’nın güç kaybetmesiyle birlikte liderler ilk 20 yıllık serbest ekonomi halesinden sonra daha ihtiyatlı olmak için devlet müdahalesini öngördüler. Ekonomik dengelerin değişmesi ile birlikte Almanya, Avrupa’nın en büyük tarım, sanayi, bankacılık ve yönetim ülkesi haline geldi. Devlet emrinde kurulan Karteller aracılığıyla Pazar bölüşüldü ve sabit fiyat uygulaması kabul edildi. Kartelleşme Çelik, kömür, çimento, cam, kimse ve potas sektöründe hızla gelişmeye başladı. 1978-1979 tarihleri arasında genel düşüncesini değiştiren Bismarck, Liberallere sırt çevirerek Muhafazakarlarla antlaşma yoluna gitti. İç piyasanın dengelenmesi için sanayi ve tarımı gümrük sınırlandırmalarıyla korumaya aldılar. Tarım ürünlerinde gümrük duvarının iki defa yükseltilmesi ile iç piyasa desteklenerek toprak mülkiyeti olan Junkerler’e sübvansiyon uygulandı. Böylece toprak sahipleri, sanayici, ordu ve sivil bürokrasinin üst kademelerinin birleşerek siyasal otoriteye karşı ayaklanması ve piyasadaki dalgalanmaların önlenmesi için bir dizi önlem oluşturuyordu.

  • Alman İmparatorluğu’nda Dış İlişkiler (1870-1890)

    Prusya Şansölyesi olan Başbakan Otto van Bismarck istifa ettiği 1890 senesine kadar Alman İmparatorluğunun genel siyasetine yön verdi. Almanya’nın kuruluş yapısı olarak milliyetçi ve halkçı bir kuruluşu olmadı. Bismarck, üç askeri zaferden sonra denge siyaseti izleyerek böylece Orta Avrupa’da güçlü bir Alman İmparatorluğu kurma amacındaydı. Özellikle Osmanlı Devletinin önlenemez çöküşü Balkanlarda başlayan Avusturya ile Rusya arasındaki anlaşmazlığı daha da körüklüyordu. Rusya’nın yayılmacı politikasının yanı sıra Fransa’nın Almanya’dan intikam alma çabaları da İmparatorluğun hayati sorunlarından biriydi.

    Bismarck, ne kadar akılcı politikalar yürütse de genel olarak ilişkilerinde monarşilerle iyi ilişkiler kurmuş ve parlamenter hükümet ve düşüncelerden uzak durmuştur. Devletler arasında 1873’te Rusya ve Avusturya-Macaristan ile “Üç İmparator Birliği”ni kurdu. Fakat Osmanlının Slav kökenli azınlıklarının 1870’lerin ortalarında isyan etmeleriyle üçlü birlik bozuldu. Rusların güçlenmesinden korkan Bismarck, Rusların Osmanlı devletini yenerek Ayastefanos Antlaşmasıyla ağır bir yükümlülük altına sokmasına engel olarak 1878 Berlin Kongresi’nde antlaşmanın yenilenmesini sağladılar. Almanya, Avusturya-Macaristan’ın yıkılmasıyla birlikte Rusya’nın Çekoslovakya ve Polonya’yı ele geçirerek Slav topluluklarını hakimiyeti altına almasını engellemesi gerekiyordu. Aynı şekilde Avusturya’nın yıkılmasıyla yaklaşık 7 milyon Katolik insanında Almanya’ya göç ederek Katolik karakterli Merkez Parti’yi güçlendirmesinden çekiniyordu.

    Almanya, Avusturya’dan sonra Balkanlarda bir çatışmayı önlemek için Fransa ile çatışma yaşayan İtalya ile üçlü bir birlik kurdu (1882). Bismarck’ın bu politik zaferinden sonra Fransa Avrupa’da yalnız kalmıştı. Fakat kurulan üçlü birlik Bulgaristan meselesi yüzünden Avusturya ve Rusya’nın ilişkilerinin bozulması ile yeniden dağıldı. Bismarck denge siyaseti uygulayarak savaşı önlemesine rağmen Habsburglular ile Romanovlar arasındaki düşmanlık iyice perçinleşmiştir.

  • Otto van Bismarck’ın İstifası ve II. Wilhelm Dönemi

    Prusya Kralı ve aynı zamanda Almanya İmparatorluğunun da iktidarı olan I. Wilhelm’in ölümünde sonra tahta çıkan oğlu III. Frederich (1888), Bismarck’ın devletin kolu kanadı olmasından hoşnut olmayan biriydi. Tahta çıkmadan önce yakalandığı gırtlak kanseri nedeniyle birkaç ay için vefat eden kralın yerine 30 yaşındaki oğlu II. Wilhelm İmparator oldu. Fakat II. Wilhelm ve Bismarck dış politika konusunda anlaşmazlığa düşmüştü. Aslında genç, dinamik ve ileri görüşlü genç bir hükümdar olan II. Wilhelm’in 74 yaşında yaşlı bir politikacı olan Bismarck ile ters düşmesi rastlantı değildi. Tıpkı İspanya, Portekiz ve 1800’lerin Britanya’sı gibi sömürgeci bir politika isteyen II. Wilhelm, Bismarck’ın Avrupa içine sıkışmış politikası çakışmaktaydı. Aynı şekilde iki güçlü otorite arasında iç politikada da anlaşmazlıklar giderek kızışıyordu. Çünkü Bismarck SPD’yi gerekirse askeri önlemlerle ortadan kaldırma niyetindeyken; II. Wilhelm, ülkedeki bir iç ayaklanma ve kanlı bir iç savaştan uzak durma kanısındaydı.

    Bismarck, 20 yılı süren politika hayatının sonuna gelmiş gibi gözüküyordu. Çünkü Almaya’nın doğusu ve batısı Rusya ve Fransa gibi büyük devletlerle çevriliyken denge siyasetine devam edilmeliydi. Fakat Bismarck’ın aksine II. Wilhelm’in yeni Genelkurmay başkanı olan Alfred von Waldersee, ikili bir savaş cephesinden hiçte çekinmiyordu. Çünkü Avusturya-Macaristan gibi bir müttefikin Rusya’yı oyalamasıyla bütün Alman birlikleri Fransa ordusu üstünde bir üstünlük kurabilir ve iki cephede de Almanya, Avrupa üzerinde hakimiyet sahibi olabilirdi. Mantıklı olarak bu stratejide Rusya’nın dostluğunun kazanılması mecburi değilken Bismarck Rusya ile bir ikili ittifak düşüncesindeydi. Bismarck’ın bütün planına aykırı olarak II. Wilhelm, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit ile bir araya gelerek destek sözü vermişti. Yapılan bu son hamle Osmanlı Devleti’nin dostluğuna karşı Rusya’nın düşmanlığının kazanılması anlamına geliyordu. En sonunda İmparator ile çatışmanın imkansız olduğunu anlayan Bismarck, istifa etti. Bismarck’ın istifa etmesiyle bütün dengeler İmparator II. Wilhelm’in düşünceleri çerçevesinde yürütüldü.

  • II. Wilhelm Döneminde Siyasi Politikalar (1890-1914 Dönemi)

    Bismark’ın istifasıyla birlikte politika olarak pek az değişiklikle 1918 yılına kadar aynı strateji korunmuştu. Bismarck’ın ardından seçilen Leo von Caprivi iç politikada daha farklı davrandı. Özellikle Caprivi bir asker olmasına rağmen merkez ve Sol partilerle anlaşmaya vararak tahıldan alınan gümrük vergilerini indirdi. Ardından Romanya, Rusya ve Avusturya-Macaristan ile yapılan ticari anlaşmaların sonucu olarak gıda maddeleri rayici düştü ve yapılan uzun soluklu ticari antlaşmalar sanayi sektörüne olumlu yansıdı. Almanya’nın bu yükselişi ile birlikte sanayi işçisinin refahı yükseldi ve tarım sektöründeki Junkerlerin çıkarları zedelenmeye başladı ve Caprivi istifaya zorlandı. Ve ardından başbakan seçilen Bernhard von Bülow (1900-1909), toprak sahipleri ile ters düşmemesi gerektiğini anladı ve Caprivi’nin bütün politikalarından hükümeti refakat ederek Tarım ve Sanayi sektörleri arasında ilişkileri yeniden iyi duruma getirdi.

        İmparatorluk 20. yüzyılın başlarında siyasi bir bunalımın eşiğindeydi. Avrupa’nın en canlı ekonomisi yolunda ilerleyen Almanya, siyasi iktidarsızlık nedeniyle çıkmaza girmişti. Özellikle kentsel seçmenin artmasıyla birlikte her seçimde giderek daha da güçlenen sosyalist SPD’nin 1890 yılında çoğunluğu sağlamasıyla birlikte birinci parti olarak yükseldi ve hemen akabinde 1891 yılında Erfurt Kongresi’nde devrimci bir karaktere bürünerek Marksist programı kabul etti. 1912 yılına gelindiğinde Merkez Parti ve SPD seçmen kitlesinin çoğuna sahip ve Muhafazakarlar, Ulusal Liberaller ve İlericiler geleneksel seçmenleri dışında azınlıkta kalmışlardı. Bu dönemde kurulan Pan-Germen Birliği, Çiftçiler Birliği, Donanma Birliği ve Sömürgeler Birliği aslında otoriter ve yayılmacı bir dış politika taraftarı gruplardı. Bu gruplardan Çiftçiler Birliği hariç hepsinin yönetim kurulunda profesör ve akademik kariyeri olan yöneticiler yer alıyordu.

    İmparatorluk döneminin son devrine girildiğinde 1912 yılında yapılan seçimlerde SPD, seçmenlerden %34, 8 oranında oy alarak meclis genelinde 110 vekil kazandı. SPD’nin bu seçim zaferinin ardından güneyde Württemberg’de bir parlamenter sistem; Alsace-Lorraine bölgesinde ise geniş özerklikler kazanılınca İmparatorluk temsili bir demokrasiye doğru yol almaya başlamıştı. Buna karşılık Prusya güdümünde bulunan Saksonya ve Hamburg daha fazla demokrasiye karşı çıkarak farklı bir seçim çalışması yürütmekteydi. Çünkü ülkedeki daha fazla demokrasi demek, başta Junkerler gibi mülk sahibi kişilerin çıkarlarının zedelenmesi ve gerek askeri gerekse sivil bürokrasinin zarar görmesi anlamına geliyordu. 

  • 1890-1014 Dönemi Alman İmparatorluğunda Ekonomik Gelişim ve Sanayileşme

    1890 senesinden sonra hızla gelişen Alman sanayisinde işçi sayısı iki katına çıktı. Özellikle Amerika kıtasına göç eden kişi sayısı 1880 yıllarında 130 bin civarındayken 1890 yıllarında bu sayı 20 binlere kadar düşmüştü. ve 1895-1907 yılları arasında Makine endüstrisinde çalışan nüfusun iki katına çıkmasıyla birlikte Prusya’nın doğusundaki kırsal nüfus Ruhr Havzasındaki fabrikalara yöneldi. Kaliteli bir üretim süreci geçiren Alman malları Fransa hariç bütün açık pazarları ele geçirdi. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde makineleşme ile birlikte kırsal nüfus iyice azaldı ve 1914 yılında 50’ye yakın kentin nüfusu 100.000’i çoktan geçmişti. Alman sanayisindeki gelişme aslında kentleşmeye bağlıydı. 1913 yılında GSMH’nin %60’ı sanayiden beslenmekteydi. Aynı şekilde taşkömürü üretimi 26 Mt’dan 190 Mt’a; çelik üretimi 1 Mt’dan 18 Mt’a yükseldi ve alman kimya sanayisi de önlenemez bir yükselme göstermekteydi. Su şebekesinin düzenlenmesi ve 65.000 km’ye ulaşan demiryolu ağıyla limanlarda geliştirilmişti. Oluşturulan Alman deniz filosu dünya ticaret hacminin %12’sini oluşturuyordu. Oluşturulan piyasanın paylaşılması anlamına gelen Karteller ve Konzemler ile birlikte Alman malları dünyanın her köşesine satılır hale gelmişti.

    Sanayileşen Almanya beraberinde işçilerin katılım gösterdiği bir sivil toplum örgütleri ağını da beraberinde getirdi. 1912 yıllarına gelindiğinde 3,7 milyon işçi sendikalıyken, sosyalist karaktere sahip sendikalara üye olan işçi sayısı 2,5 milyon dolaylarındaydı. Aynı yıllarda çalışma saatleri azaltıldı ve 1871 yılında 352 mark olan kişi başına ulusal gelir %50’ye yakın bir oranda artarak 1914 yılına gelindiğinde 728 mark oldu. Fakat yapılan bütün iyileştirmelere rağmen siyasi haklardan yoksun olan işçi sınıfı hangi düşüncede olursa olsun Parlamento çatısı altında bulunabilmek için devrimci sosyalist parti lehine oy kullandılar.

    Sanayileşme ile birlikte hemen hemen bütün alanlarda gelişim gösteren Almanya, iki milyon bir nüfus geleneksel zanaat ile uğraşmaya devam etti. Ayrıca büyük toprak mülkleri olan Junkerlerin ve kartellerin yanında küçük çiftlik ve atölyelerde gelişimlerini sürdürüyorlardı. Almanya’daki fabrikaların Britanya ve Fransa’daki mübadillerinden daha büyük ve modern olmasına rağmen küçük ve geleneksel yapıdaki meslek sahipleri bunalım dönemlerinde hem kapitalizm karşıtı hem de ideolojik olarak geri kafalı bir şekilde Yahudi düşmanlığına soyunmaktaydılar.

  • 1890-1914 Dönemi Alman İmparatorluğu ve Dış Politika

    Bismarck’ın istifasından sonra yeni politik odaklar onun dış politikalarından vazgeçerek kurnaz bir donanma danışmanı olan Alfred von Tirpitz ile birlikte sömürge yarışına girebilmek adına yayılmacı bir dış politika oluşturdular. Büyük bir aradan sonra Britanya ile yapılacak bir savaş adına donanma güçlenerek dünyada ilklerin arasına girmeyi başardı. Politikadan sorumlu olan Tirpitz aynı zamanda usta bir propagandacıydı. Almanya’nın oluşturulan dış politikasına destek vermek için tüccar ve sanayici orta kesimin desteğini aldı.

    Sömürge yarışına geç başlayan Almanya en önemli sömürge ülkelerini düşmanlarına kaptırmıştı. En son kalan bölgelerden olan Afrika ve Pasifik için diğer ülkelerle rekabet edilmesi şarttı. Almanya’nın Avrupa’daki güç dengelerini sağlayacağına inana Britanya, Fransa’ya karşı Almanya’nın Alman Güneybatı Afrikası (Namibya), Kamerun, Togoland, Alman Doğu Afrikası (Tanzanya) gibi sömürgeleri almasına izin verdi. Bazı adalar kiralama yoluyla alınırken sömürge alanlarından Togoland ve Alman Samoası dışındaki yerler sadece kendisini karşılayabiliyordu.

  • Alman İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti İle Diplomasi

    Şansölye olan Bismarck, Avrupa’da uyguladığı denge siyaseti nedeniyle Osmanlı Devleti ile ilgilenmedi. Avrupa’daki güç dengelerine uygun olarak Fransa’ya karşı Avusturya-Macaristan ve Rusya ile ittifaklar kurarak düşmanını yalnız bırakma yoluna gitti. Bismarck Osmanlı’nın yıkılmaması için yapılan dengelerin korunmasına işaret ederek Avrupa devletlerinin Şark Meselesi ile ilgilenmelerinin gereksiz ve değersiz olduğunu konuşmalarında defalarca deklare etmiştir. Fakat 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda büyük bir yenilgi alarak Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasını imzalayan Osmanlının ve ardından bu şartların görüşülmesi için toplanan Berlin Kongresi’nde Bismarck’ın Osmanlı yanlısı tutumu tamamen Rusya’nın üstün bir devlet statüsü kazanmasını engellemek içindir.

        İmparatorun ölümü ve bir süre sonra tahta II. Wilhelm’in imparator olmasıyla Almanya ile Osmanlı arasında buzlar çözülmeye başlamıştır. Wilhelm, Osmanlı topraklarını bir transit güzergahı ve işlenmemiş hammadde için adeta bulunmaz bir kaynak olarak görüyordu. Buna ek olarak Britanya ile yakın zamanda çıkabilecek herhangi bir savaşta deniz yoluyla ülke savunulsa dahi Britanya’nın Osmanlı toprakları üzerinden sömürgeleri aracılığıyla saldırmayacağından emin olunmalıydı. Ayrıca Almanya’nın doğuda sömürge ve Pazar lideri olabilmesi için Müslüman aleminin halifesi olan Sultan Abdülhamit ile de ileri derecede iyi ilişkiler içinde olmalıydı. buna uygun olarak II. Wilhelm 1898 yılındaki Sultan’ı ziyaretinde Osmanlı devletinin ve himayesindeki halifeliğini yaptığı 300 milyon Müslüman’ın dostluğunu kazanmak istediğini ayrıca belirtmiştir.

        Ziyareti esnasında Fransa ve Britanya ile alakalı olarak bir hoşnutsuzluk sezen II. Wilhelm, bir ittifak kurmak amacıyla 1889 yılında yaptığı ilk ziyaretin akabinde 1898 yılında ikinci defa İstanbul hükümetini ziyaret etmiştir. ikinci ziyarette görüşülme başlanan Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu’nun inşası ile ilgili gerekli izinle verilerek buna ek olarak Almanlar Osmanlı’nın Arap toprakları üzerinde Halife etkisinin arttırılması için Sultan II. Abdülhamid’e İstanbul’dan kutsal topraklar olan Mekke ve Medine şehrine ulaşacak bir demiryolunun yaptırılmasından da bahsettiler.

    1888 yılında varılan mutabakatla birlikte Osmanlı üzerindeki bütün demiryollarının tüm ayrıcalıkları Almanların kontrolüne geçti. Bütün hakların devriyle birlikte 1902 yılında İstanbul-Bağdat hattına yapılacak olan demiryolunun yapım projesinde Almanlara verildi. Demiryolunun ilk başlarda Deutsche Bank tarafından finanse edilmiş ve demiryolunun Bağdat’tan sonra Basra’ya kadar uzatılması Büyük Britanya’nın Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’ndaki sömürgelerini tehdit etmesi ayrıca I. Dünya Savaşı’nın sebeplerinden biridir. Hatta 1914 yılında I. Dünya Harbi’nin patlak verdiği sıralarda demiryolu inşaatı 480 kilometre uzaktaydı. İktidarının ilk yirmi yıllında II. Wilhelm Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmuş; fakat Abdülhamit’in tahtan indirilmesiyle birlikte ilişkiler duraklama dönemine girse de Osmanlı Devleti buhranlı dönemlerde tekrar Almanya’ya yaklaşmak zorunda kalmıştır. Balkan bunalımları Osmanlı ile Almanya’yı daha da yaklaştırdı.

  • Alman İmparatorluğu ve Avrupa Politikası

    Bismarck döneminde Almanya Rusya ile antlaşmaya varmasına rağmen II. Wilhelm tahta çıktıktan sonra 1887 yılında imzalanan antlaşma iptal edilmiştir. Bu ayrılığın ardından Rusya, Almanya’nın en büyük düşmanı olan Fransa ile bir ittifak kurdu. Dengelerin değişimi ve Almanya’nın dış politikası değişmiş bu sonuç Fransa’nın Avrupa kıtasındaki yalnızlığına son vermiştir. Üstelik Almanya Britanya’dan uzaklaşması yetmiyormuş gibi Tirpitz’in sömürge politikası ile birlikte Britanya artık Almanya ile alakalı olarak somut adımlar ve engellemeler uygulamak zorunda kaldı. Bu politikanın ilk adımları olarak Japonya ile 1902’de; Fransa ile 1904 yılında antlaşmaya varıldı. Ve en sonunda emperyalist komünizm’i temsil eden Rusya ile anlaşmaya varılarak Britanya-Rusya-Fransa arasında “Üçlü İtilaf” kuruldu. Almanya etrafındaki bütün anlaşmalıklar ve savaşlarda taraf olmaya başlamıştı.

    Bismarck’ın uyguladığı barışçıl çabaya rağmen bu dönemden sonra Almanya kendini büyük bir cenderenin içinde buldu. Ve en sonunda ittifak ilişkileri bozulan Almanya; Rusya’nın Osmanlı ile olan ilişkilerine, Japonya’nın 1890’lar yaşadığı Çin anlaşmazlığına müdahil oluyordu. Fransa’nın ise 1870 yılından kalan bir tarihi düşmanlığı (Alsace-Lorraine) eklenince Almanya iyice yalnız kaldı. Ve en sonunda Bismark’ın senelerce oluşturmaya çalıştığı sessizlik ortamı bozulmuş ve Almanya kendini dünyanın süper güçlerinden oluşan bir ittifakın karşısında bulmuştu. Ülkeler arasındaki ittifakı bozmak için 1905 ve 1911 senelerinde Fas sorununu kullanmak istese de ufak çaplı ödünler dışında ittifak zedelenmedi. En sonunda Alman Başbakanı Theobald von Bethmann uygulanan yeni politikanın (Weltpolitik) başarısızlığını resmen ilan etti. Artık ordunun güçlendirilmesine ağırlık verilecek ve Almanya’nın en sadık ittifakı olan Avusturya-Macaristan’ın ayakta kalması için ne gerekiyorsa yapılacaktır. Avusturya arşidükü Franz Ferdinand’ın Haziran 1914’te bir Sırp milliyetçi tarafından öldürülmesiyle I. Dünya Harbi patlak vermiş ve Almanya (II. Wilhelm) olası bir savaşta Avusturya-Macaristan’a koşulsuz yardım ve sadakat sözü vermişti. Çünkü İtalya güvenilir bir müttefik değildi.

  • Birinci Dünya Savaşı ve Alman İmparatorluğunun Hazin Sonu

    Savaşın başlangıcı devletlerarası bloklaşmalarla başlamış, nasıl ki Fransa büyük devletlerle ittifak yoluna gittiyse aynı şekilde Almanya’da bütün sınıf, etnik ve ırksal ayrımlar unutularak “Kutsal İttifak” arayışına girişti. Hatta savaşın ilk zamanlarında bütün partiler dahil SPD bile savaş harcamalarını onayladı. Fakat Almanya tamamıyla çevrilmişti. Düşününki Britanya gibi bir donanma deviyle, Fransa gibi bir ordu gücüyle ve ABD gibi kaynakları ve sömürge gücü muazzam olan bir devletle savaşıyorsunuz. Buna rağmen İtilaf Bloğu birleşik komuta kademesinden yoksundu ve Almanya çevresindeki Hollanda, Danimarka ve İsviçre gibi devletlerle savaş cepheleri arasında bir geçit ve direnişin drene edilebilmesi için çalışmalara başlamalıydı.

    Almanya’nın Genelkurmay başkanı Alfred von Schlieffen, ordu gücünün büyük bir kısmının Fransa ile savaşması ve iki haftada ordunun Paris’e girerek savaş dışı kalan Fransa’nın ardından doğuda Rusları oyalayan birliklerle birleşen Alman ordusunun Rusları bozguna uğratması planlanmıştı. Askeri plan Genelkurmay Başkanının adını alarak “Alman Schlieffen Askeri Planı” olarak literatüre girdi ve Almanya tarafından birçok kez kullanıldı. Fakat planın kurucusu olan Schlieffen savaşın başlamasına az bir zaman kala hayatını kaybetti. Plan artık yerine geçen Helmut von Moltke’ye teslim edilmişti. Fransa Cephesi’nde Alman orduları Belçika hattını geçti ama 1914 Eylül’ünde Marne Çarpışması’nda ordular durdurulmuş ve Almanya bu esnada yeni bir müttefik kazanmıştı. En sonunda beklenen olmuş ve Alman hayranlığı ile bilinen İttihat ve Terakki’nin etkisiyle Osmanlı Cihan Harbi’ne sürüklenmişti. Almanya’nın doğuda çarpıştığı Rus birliklerine karşı 67 yaşındaki Paul von Hindenburg ve Tümgeneral olan Erich Ludendorff görevlendirilmiş, yapılan çarpışma sonun Ağustos 1914 tarihinde Tannenberg’de Ruslar bozguna uğratılmıştı. Fakat tahmin edilenin aksine Almanya Batı Cephesi’nde büyük bir direnişle karşılaştı. Adeta ordular birbirlerine kıyım uyguluyorlardı ve Fransız birliklerine üstünlük bir türlü sağlanamıyordu. Verdun, Somme ve Ypres’de büyük çarpışmalar yaşanmasına rağmen iki tarafta İsviçre sınır hattında bulunan Manş Denizine dek ulaşan siperlerden uzaklaşamadılar. Doğuda kazanılan galibiyetlerle Rusya yıpratılmasına rağmen 1917 yılında Rusya’da patlak veren Ekim Devrimi’ne kadar Ruslar savaş dışı bırakılamadı.

    Askeri komuta kademesi alınan başarısızlıklar sonucu sürekli değişiyor ve Moltke’den sonra göreve getirilen Erich von Falkenhayn’da 1916 yılında görevden el çektirildi. Doğu cephesinde başarılı sonuçlar alan Hindenburg ve Ludendorff, emir komuta zincirinin ele geçirmişlerdi. Yeni askeri başkanlar mutlak bir galibiyetin anca Fransa karşısında alınabilecek galibiyet ile mümkün olacağının farkındaydılar. Ama korkulan oldu, 1915 yılında İtalya ve ertesi yıl Romanya İtilaf bloğuna katıldılar. Artık Fransa yalnız değildi. Yaşanan bu yeni katılımlar dengeleri iyiden iyiye bozmuştu artık Almanya’nın tek yumruk olmasının zamanı gelmişti. Bütün halk Hinderburg ve Ludendorff’un çatısı altında toplanarak silahlandılar. Halkın katılımıyla oluşturulan 11 milyonluk Alman ordusunun 2 milyon ferdi savaşta ölmüştü. Savaşa asker almak demek ülkedeki erkek işgücünün cepheye sürülmesi demekti. Üretim azalmış ve artan savaş harcamaları nedeniyle Almanya açlığa ve sefalete direnemez hale gelmişti. Yeni kurulan Rus hükümetinin desteğini alma hayali 1916’da Polonya’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle iyice tarih olmuştu. 

  • Almanya’nın Denizaltı Saldırıları ve ABD’nin Savaşa Dahil Olması

    Almanya en sonunda yapacağını yapmıştı. Alman denizaltılar hangi milletten olduğuna bakmadan yolcu, ticaret ve savaş gemilerini batırmaya başlamıştı. Ve 1917’de ABD’nin savaşa girmesinin en büyük nedeni olan ABD’li yolcu kayıpları yaşanmıştı. Casusluk ağı oldukça gelişen Almanya’nın ABD aleyhinde propaganda yaparak Meksika’nın ABD’ye karşı düşman blokta savaşması için çalışmalarda bulunduğu ortaya çıkarıldı ve 6 Nisan 1917 tarihinde Amerikan Kongresi Almanya’ya savaş açtı. ABD’nin katılmasıyla birlikte savaşın son ışıkları görülmeye başlamıştı. Çünkü gerek askeri gerekse arkasındaki büyük koloni gücüyle ABD, savaşta yıpranan Almanya’nın son nefesini de vermesine neden olacaktı.

    Fakat Almanya’nın bu düşmancı tavırlarına son vermek için savaşa müdahil olana ABD, aynı blokta bulunduğu Fransa ve Britanya’dan farklı olarak barışın sağlanması için çalışmalar yürütmekteydi. ABD Başbakanı Woodrow Wilson, daha savaş sona ermeden 1918 yılında kendi adıyla anılan 14 ilkeyle ülkelerarası barışı ve kurulması planlanan Milletler Cemiyeti fikrinin temellerini atmıştır. Fakat nisan 1918 tarihinde Ludendorff, bu ilkeleri hiçe sayarak saldırıya devam etti. Başlayan bu karşı saldırı ile birlikte Alman birlikleri büyük gelişmeler sağladı. Fakat gelişmenin sürdürülmesi için ardından gelen yedek birlikler yoksundu. ABD birliklerinin de Fransa cephesine 1 milyon asker takviyesiyle birlikte Alman birlikleri önlenemez bir geri çekilme il birlikte 8 Ağustos günü Kuzey Fransa’da büyük bir yenilgiye uğradılar.

    Ve beklenen son yaklaşmıştı, Almanya yalnız kalmıştı. İtilaf birlikleri Alman birliklerini adeta imha etmeye başlamışlardı. En büyük müttefikleri olan Almanya’nın savaşta aldığı ağır yenilgilerden sonra savaşmanın anlamsız olduğunu anlayan Bulgaristan (1918 Eylül), Osmanlı Devleti (1918 Ekim) Wilson İlkeleri’ne de güvenerek barış istemek zorunda kaldılar. Yaşanan askeri başarısızlıklardan sonra İmparator II. Wilhelm askeri komuta kademesi tarafından teşvikle Prens Maximilian von Baden başkanlığında liberal bir hükümet kurmaya razı oldu. Fakat daha barış imzalanmadan hükümetten hoşnut olmayan ve ağır ekonomik sorunlarla boğuşan işçi ve halk kesimi ayaklanarak devrimi devletin her kademesine sıçrattılar. Hükümetin yıkıldığını anlayan İmparator II. Wilhelm tahttan feragat ederek Hollanda’ya kaçmak zorunda kaldı.

    İmparatorluğun dağılmasının ardından Almanya’nın savaş yükünü Sosyal Demokratlar üstlenmek zorunda kaldı. 9 Kasım’da kurulan Alman Cumhuriyeti aslında aynı zamanda büyük bir yenilginin ardından paylaşılmak üzere olan bir Alman devletinin de temelleri üzerine kurulmuştu. 10 Kasım tarihinde liberal bir hükümet olan Baden Prensi hükümetten çekilince yerine sosyalist biri olan Friedrich Ebert yönetiminde geçici bir hükümet kuruldu. Fakat Almanya’nın savaştan kurtulması ve askeri ablukanın kalkması için Versay Barış Antlaşması’nın onaylanması şarttı. Askeri ve siyasi odaklar bu görevi üstlenmezken Almanya adına Merkez Parti’den Matthias Erzberger, 11 Kasım 1918 tarihinde ateşkesi imzaladı.

İlginizi çekebilecek diğer olaylar

Biyografiler

  • Charlie Chaplin CV
    BİYOGRAFİ
  • Che Guevara CV
    BİYOGRAFİ
  • Hulusi Kentmen CV
    BİYOGRAFİ
  • Cengiz Han CV
    BİYOGRAFİ
  • Sakıp Sabancı CV
    BİYOGRAFİ
  • Kemal Sunal CV
    BİYOGRAFİ
  • İbni Sina CV
    BİYOGRAFİ
  • Cemal Süreya CV
    BİYOGRAFİ
  • Alexander Graham Bell CV
    BİYOGRAFİ
  • Adolf Hitler CV
    BİYOGRAFİ
  • Alan Turing CV
    BİYOGRAFİ
  • Yılmaz Güney CV
    BİYOGRAFİ
  • Albert Einstein CV
    BİYOGRAFİ
  • Osho CV
    BİYOGRAFİ
  • VII. Kleopatra CV
    BİYOGRAFİ

Tarihiolaylar.com internet sitesinde bulunan bütün içerikler Tarihi Olaylar editörleri tarafından hazırlanmaktadır. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Copyright 2018 - Tüm Hakları Saklıdır.