• Bu yazıyı sabırla sonuna kadar okursanız emin olun karşılığını alırsınız. (120 sayfa)
    ***

    Söze "Bu yazdıklarımı Allah indirdi" diye başlasam bana ne dersiniz?

    Böyle bir durumda çoğunuzun "Ne diyor lan bu gerizekalı" demesi lazım. Ama belki aranızdan beni körü körüne seven birkaç denyo "Ya aslında orada öyle demek istemedi" diye savunmaya kalkışır bu söylediklerimi. Halbuki niye öyle demek istemeyeyim ki? Söylediğim apaçık ortada lan, "Allah indirdi" diyorum işte, nesini savunuyorsun bunun mal?

    Peki, bir insan Allah'tan vahiy aldığını iddia edebilir. İşin bu kısmında sorun yok, düşünce özgürlüğünü savunan adamım ben. Fakat size bir de hem müslüman olduğumu, hem de bu yazdıklarımın bana vahiy edildiğini söylersem, şimdi bunun nesini savunabilirsiniz? Hiçbir tarafını savunmamanız gerekir, zira müslüman olmak demek, zaten Kuran'ın vahiyle inen son kitap olduğuna inanmak demektir. Bu da demektir ki hem müslüman olduğunu, hem de yazdıklarının Allah tarafından indirildiğini iddia eden adamda büyük sıkıntı ve çelişkiler vardır.

    Şimdi geyiği bırakalım, eğer size müslüman halimle böyle bir iddiada bulunursam beni zerre kadar ciddiye almamanız gerekir, bu konuda anlaştık.

    Bir insanı sırf imajı yüzünden seven ve bir insanı yine sırf imajı yüzünden sevmeyen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. O adamın ne dediğine, ne yazdığına, ne yaptığına hiç bakmadan, sırf imajından dolayı ona bir değer biçiyoruz. Zira diğer insanlara uyum sağlamak, arasına girmek istediğimiz topluluk tarafından kabul görmek adına taklitçilik yapıyoruz. Arasına girmek istediğimiz toplumun sevdiğini seviyormuş rolü yapıyor, sevmediğini de sevmiyormuş rolü yapıyoruz ve bir süre sonra yaptığımız rol sahiden de içimize işliyor. Ne olduğunu derinlemesine bilmediğimiz şeyi sahiden sever veya ondan sahiden nefret eder hale geliyoruz. Şimdi size sırf imajından dolayı sevilen bir insanı göstereceğim. Hem de bu insan hem muhafazakar kesimin, hem de modern kesimin sevdiği birisi ki başarması çok zor bir iş bu. Bu kişiyi hepiniz tanıyorsunuz aslında, ama çok çok azınız onun ne dediğini, ne yazdığını ve ne yaptığını biliyorsunuz. Bu kişi Romalı Celaleddin'dir, yani bildiğin Mevlana Celaleddin Rumi.

    Mevlana'nın en önemli eseri olan Mesnevi'nin önsözünden bir kesit göstereyim size, şimdilik kırmızı çerçeve içindeki o tek cümleyi okuyun [1]:



    "Mesnevi, Alemlerin Rabbi'nden inmedir" - Mevlana

    Bu 1953 basımı Mesnevi'ydi. İkna olmayanlar için bir de 2007 basımı Mesnevi'nin önsözünden aynı bölümü göstereyim [2]:



    Şimdi karşınızda o yüce, ihtişamlı, sevgi dolu imajıyla Mevlana hazretleri duruyor ve müslüman haliyle yazdığı kitabın Allah tarafından indirildiğini iddia ediyor. Aynı tepkiyi ona da verebilecek misiniz?

    Hayır, birçoğunuz veremeyecek.

    Hatta onu -nedense- saplantı derecesinde sevenler veya sırf imajından dolayı her sözünü iyiye yorup kendini kandıracak olanlar "Hayır, orada öyle demek istemedi" diye kıvırmaya da çalışacaklar. Hatta ben öyle Mesnevi basımları gördüm ki, şu yukarıdaki cümleyi "Mesnevi, alemlerin Rabbi tarafından (gönüllere) indirilmiştir" diye kıvırmışlar. Yani orijinalinde hiç olmayan "gönüllere inme" deyimini, bir parantez yardımıyla eklemişler basıma. Hatta yüzyüze sohbet ettiğim bazı sufiler de aynı şekilde "gönüle inmeyi kastediyor orada" şeklinde bir izah sundular bana. Bu insanların hepsi Mevlana'dan çok Mevlanacılık oynuyorlar, zira Mesnevi'nin bir başka beyitinde aynen şu ifadeler geçer, kırmızı çerçeve içindeki kısmı okuyun [3]:



    Mevlana açık seçik Allah'tan vahiy aldığını, fakat bazı tasavvufçuların bunu insanlara karşı "yaa o aslında gönül vahyi demek istiyo, ehihihi" diye yumuşattığını söyler. Mevlana, kendi yazmış olduğu Mesnevi'nin tıpkı Kuran gibi Allah tarafından vahiyle indirildiğini söyler. Hem de bunu hiç kıvırmadan, delikanlı gibi açıkça söyler. Öyleyse bu adam müslümanlar tarafından neden sevilir? Buna verebileceğim yegane cevap şudur: Ehehe, dünyaya hoşgeldin kardeş.

    Evet, biraz ani bir giriş oldu farkındayım ama bekleyin, delillerimle geliyorum. Bu yazıda kullandığım tüm fotoğrafları bizzat çektim, kaynaklarımı yazının sonundaki kaynakçada belirticem. Gelelim bu yazının amacına. Öncelikle tasavvuf anlaşılmadan müslümanların şu an içinde bulundukları durum anlaşılamaz. Zira peygamberin ölümünden yıllar sonra İslam'a sızan tasavvuf, pratikteki İslam inancını baya baya değiştirmiştir. Bu yazıda delilleriyle birlikte göreceğiniz şey ise şu olacak; müslümanlara yıllardır İslam alimi diye yutturulan tasavvufçular aslında bu spiritüalistlerden farklı bir şey söylememektedir. Bu sebeple hem günümüzde film, kitap ve türlü yayınlarla aşılanan bu spiritüalizm felsefesini öğreneceğiz, hem de tasavvufun felsefesini.

    Bu söylediklerim bazılarınız için ağır şeyler. Kiminiz o Allah'ın belası önyargılarınıza ve hazımsızlığınıza yenilerek okumayı bıracaksınız. Bu kişiler için elimden bir şey gelmez. Ama kiminiz de "dur lan bakalım ne diyo bu" diye okumaya devam edecek, işte bana onlar lazım.

    Ayrıca bu söylemiş olduklarım birçoğunuz için de bırak ağır olmayı falan, çok önemsiz görünen şeyler. Onlar da "çok da sikime yeeeaa" diye bu yazıyı okumayı bırakacak, daha sonra gündem olmak için o gün köşesinde "Erkek bence karısını dövebilir" diye saçma bir laf söylemiş olan türbanlı köşe yazarını eleştiren bir Facebook iletisi atarak eğitimli, düzgün, çağdaş ve sorgulayan bir insan olarak hayatına devam edecek. Bu eğitimli görünen sığır jenerasyonun tam göbeğinde yaşamaktan bunalan bir tek ben değilim, bunu biliyorum. İşte bana bu eğitimli sığır sürüsünden bunalan ve bilgiye aç olan adamlar lazım. Okuyun bu yazıyı işte, daha ne diyeyim. Zira birbiriyle alakasız görünen ve "ben bununla ne yapacam" dediğiniz yığınla bilginin, nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu anlayacaksınız.

    Girizgahı yaptım, parçaları birleştirmeye başlıyorum. Uzun bir yazı olacak, fakat sabırla okursanız karşılığını alacaksınız.
    Mevlana'nın Mesnevi'sinden devam ediyoruz, şu önsözü biraz daha inceleyelim bakalım [4]:



    Önsözün bu kısmında Mevlana, kendi yazdığı Mesnevi'ye övgüler dizer. Ve ne ilginçtir ki burada Mevlana'nın Mesnevi'yi övmek için kullandığı cümleler, Kuran ayetleridir. Yani Allah'ın Kuran için kullandığı tabirleri, Mevlana birebir olarak kendi Mesnevi'si için kullanır. Müthiş bir alçakgönüllülük örneğiyle karşı karşıyayız.

    Mesela yukarıda Mevlana "Mesnevi'ye temiz kişilerden başkası el değdiremez" der, Allah ise Vakia suresinin 79. ayetinde "Kuran'a temiz kişilerden başkası el değdiremez" der.

    Mevlana "Batıl, Mesnevi'nin önünden ve arkasından yol bulamaz" der, Allah ise Fussilet suresinin 42. ayetinde "Batıl, Kuran'a ne önünden gelebilir ne de arkasından" der.

    Mevlana "Mesnevi gönüllerin şifasıdır" der, oysa Allah İsra suresinin 82. ayetinde "Kuran'ı, inananlar için bir şifa ve rahmet olarak indirdik." der.

    Mevlana "Mesnevi, alemlerin Rabbinin ilhamıyla hayır sahibi katiplerin elleriyle yazılmıştır" der, Allah ise Abese suresi 13-16. ayetlerde Kuran'ın hayırlı katiplerin elleriyle yazıldığını söyler.

    Uzatmaya gerek yok sanırım, yukarıdaki cümlelerin neredeyse hepsi Kuran ayetleridir. Mevlana, kendi yazdığı Mesnevi'ye Kuran'ın sıfatlarını yükler. E tabi, adam açık seçik Allah tarafından indirildiğini söyledi zaten Mesnevi'nin, ya ne olacağıdı?

    Bir kişinin kendi yazdığı kitap için "bunu Allah indirdi" ifadesini kullanması ne demektir biliyor musun? "Hoşgeldiniz yeni dine" demektir. Bunun lamı cimi yok.

    Peki Kuran bu durum için ne der? Doğal olarak şunu der: "Yazıklar olsun o kişilere ki, Kitap'ı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye 'İşte bu, Allah katındandır!' derler. Vay haline onların, ellerinin yazdıkları yüzünden! Vay haline onların, kazanıp durdukları yüzünden!" (Bakara 79)

    Dikkat ederseniz şu ana kadar işin felsefesine dair hiçbir şey konuşmadık. Şimdilik yapmaya çalıştığım şey, size sadece ortadaki muazzam bir çelişkiyi göstermektir. Ortadaki çelişki ise, kendi yazdığı kitabın vahiyle indiğini iddia eden Mevlana adındaki adamın, müslümanlar tarafından böylesine sevilmesi, sahiplenilmesidir. Mevlana'yı bu yazıda tasavvuf ve ruhçuluk öğretisini anlamak adına didik didik inceleyeceğiz zaten, fakat sırf şu Mesnevi'nin önsözü bile kafasını kullanmaya cesaret edebilen bir insan için birçok şeyin delilidir. Neyin delilidir? Ortada müslüman diye gezinen toplumun, İslam'la zerre kadar alakası olmadığının delilidir mesela. Zira kendi yazdığı kitaba "bu Allah katındandır" diyen insanın durumu, yukarıdaki ayette de gördüğünüz üzere Kuran'da açık seçik anlatılıyor zaten. Peki ortadaki bu çelişki, daha başka neyin delilidir? Müslüman olduğunu söyleyen, yani iş lafa gelince kendisi için en önemli şeyin Allah'ın emirleri olduğunu söyleyen insanların, Allah'ın emirlerini hiç de öyle önemsemediğinin, asıl önemsediği şeyin içinde bulunduğu toplumun değerleri olduğunun, öyle ki kendisine gelenekleri tarafından "Hazret, yüce adam, Allah dostu" diye kakalanan bir adamı bile Allah'ın emirlerine karşı gelmek pahasına sahiplenebileceğinin delilidir. Daha başka neyin delilidir bu çelişki? Günümüzde müslüman olduğunu söyleyen birçok insanın, eğer peygamber döneminde yaşasaydı müşriklerin tarafında olacağının delilidir, zira Arap müşrikleri de geleneklere dayalı dinini sürdüren insanlardı, dinsiz veya inançsız değillerdi. Allah'a inanırlardı.

    İnsan kelimelerle konuşur ama kavramlarla düşünür. Birbirimizle anlaşabilmemizin yolu, bir kelimeye yüklediğimiz ortak anlamdan geçer. Fakat eğer ben bir kelimeye, sizin düşündüğünüzden farklı bir anlam yüklüyorsam anlaşamayız demektir. "İnsanlar geleneklere uyar" cümlesinde kullandığım "gelenek" sözcüğünü ben ilk akla gelen "kız isteme, kaşık çırparak çıkkıdı çıkkıdı folklor oynayan kız, asker uğurlama" falan gibi bir kapsamda kullanmıyorum. Benim vurgulamak istediğim gelenek anlayışı, hem yerleşik toplumun hem de insanın arasına girmeye özendiği kesimin değerleridir. O sebeple "gelenek" dediğim şeyin içinde, o günün değerleri, yani popüler kültür de vardır. O günün iktidarı da vardır. Veya asıl moda o günün iktidarına körü körüne zıt gitmekse o da vardır. O günde mevcut olmayan ama geçmişte güçlü bir biçimde var olan ve etkisini o güne kadar sürdüren bir güç de vardır. Kısacası gelenek dediğim şey, taklitçiliğe yakın bir anlam taşır.

    Mevlana hem muhafazakar kesim tarafından, hem de Elif Şafak gibi graffiti yapılmış duvar önünde poz verirken çektirdiği fotoğrafını Instagram'a koyup cool ve bohem olan modernler tarafından benimsenen kusursuz bir gelenek örneğidir. Yani hem yerleşik düzenin adetlerinden, hem de arasına girilmek istenen kesimin doğrularından beslendiği için çok güçlü bir gelenektir. O sebeple konu Mevlana olunca, karşımdakine lafımı en azından "dinlettirebilme" ihtimalim bile çok düşüyor dayı, bunu yüzyüze girdiğim tartışmalardan da biliyorum.

    Mevlana, tasavvufun kalesidir. Tasavvufun görünüşteki "sevgi, aşk, ne olursan ol gel, iyilik güzellik heleloy" imajını siktir et sen bir kere, zira insanlara bu şekilde hitap etmeyen neredeyse hiçbir görüş yoktur. O işin tıraş kısmıdır. Tasavvufun temel direği vahdet-i vücut anlayışıdır (ki bir de vahdet-i şühud vardır ama ona daha sonra değineceğiz). Vahdet-i vücut ne demektir biliyor musun güzel kardeşim? Vahdet-i vücut: "Her şey Allah'tır" demenin hesapta müslümanca yöntemidir. Yani bu inanca göre tüm evren, tüm yaratıklar Allah'ın bir parçasıdır.

    Her şeyin Allah olması veya her şeyin Allah'ın bir parçası olması ne demektir? Az düşün hele.

    Her şeyin Allah olması demek, her şeyin iyi olması, kötü diye bir şeyin olmaması demektir. Hatta ve hatta eğer her şey Allah ise, her şey iyi bile değildir, her şey sadece "olması gereken"dir. Yani eğer her şey Allah ise, ne iyiden ne de kötüden söz edebilirsin. Her şey "var olan"dır, ve her şey doğrudur. Yanlışa yer yoktur. Kısacası her şey mübahtır. Her şey mübahtır, çünkü her şey Tanrı'dır.

    O sebepledir ki "Allah her şeydir" demek ile, "Allah yoktur" demek arasında hiçbir fark yoktur. Bunu yazının devamında anlayacaksınız fakat üzerinde biraz düşünerek de bunu kavrayabilirsiniz. Entelektüel ateistlerin Mevlana sevgisi de esasen hiç tutarsız değildir, 20 yaşında hayatın anlamını çözen ateist ekşi sözlük yazarından bahsetmiyorum, o adamın bir şeye karşı çıkacak veya onu destekleyecek birikimi dahi yoktur, tıpkı gelenekler yüzünden müslüman olan çoğunluk gibi sikinin keyfine göre bir şeyi sever veya sevmez o. Ki genellikle Mevlana'ya da "lan içinde din geçiyor, Allah geçiyor, o zaman bu kötü bi şey" düşüncesiyle körü körüne karşı olur bu, fakat neden karşı olması gerektiğini bilmez. Bu tipteki bir gerzekten değil, gerçekten birikimli bir ateistten bahsedeceksek, işte bu kişilerin Mevlana ile ortak paydada buluşması hiç de saçma gelmesin size dayılar.

    Mevlana, Yunus Emre, İbn Arabi gibi sufiler 13. yüzyılda tasavvufa altın çağını yaşatıyorlar. Fakat bu kişilerden önce tasavvufun ve vahdeti vücut anlayışının İslam'a iyice sızması, 9. yüzyılda Hallac-ı Mansur ve Bayezid Bestami gibi meşhur sufiler sayesinde oluyor. Ki 9. yüzyıldaki bu Hallac-ı Mansur ve Bayezid Bestami, kendilerinden yüzyıllar sonra dünyaya gelecek olan diğer ünlü tasavvufçuların da akıl hocası olacaktır.

    Hallac-ı Mansur 9. yüzyılda "Enel Hak" demiştir, yani "Ben Hakk'ım/Ben Allah'ım". Neye inandığını bilmeyen çoğunluk tarafından "Siz onun ne demek istediğini anlayamazsınız, o Allah aşkı ile söylenmiş bir laftır" gibi mükemmel derecede mantıklı (!) bir izahla savunulur bu söz. Bu sözün hangi düşünüşün, hangi felsefenin ürünü olduğunu zaten detaylı bir şekilde açıklayacağım bu yazıda, fakat şimdiden aklınızda bulunsun ki "Ben Allah'ım" demek, "Ben Allah'ım" demektir. Kıvırmaya gerek yok. Mevlana, bir diğer önemli eseri olan Fihi Ma Fih'te bunu şöyle açıklar, lütfen en azından altını çizdiğim cümleleri okuyun [5]:



    Tasavvufta (diğer mistik dinlerde olduğu gibi) benliği öldürmek vardır. Sufiler kendi iddialarına göre o kadar alçak gönüllüdürler ki, "Bakın ben yokum, ben diye bir şey yok, sadece Allah var" derler. Oysa alçakgönüllülük gibi görünen "Ben yokum" maskesinin altında "Ben Allah'ım" nanesi yatar. Buradaki mantık örgüsü şöyledir: "Ben yokum = çünkü sadece Allah var = sadece Allah varsa o halde "ben" dediğim şey de Allah'tır = ben Allah'ım". Ne güzel di mi?

    Mevlana'ya göre de "Ben Tanrı'yım" demek bu sebeple büyük bir gönül alçaklığıymış, hatta "ben varım" demek kibirin dik alasıymış. Ve "Ben Tanrı'yım" demek öylesine büyük bir gönül alçaklığıymış ki, halk bunu anlamazmış.

    Şimdi Mevlana'nın doğal olarak savunuculuğunu yaptığı, "Ben Tanrı'yım" nanesini müslümanlara ilk yutturan Hallac-ı Mansur'a bakalım bir de. Elimde Hallac-ı Mansur'un günümüze ulaşan tek kitabı olan "Tavasin" var, bu kitaptan bazı alıntılar yapcam şimdi. Hallac efendi şöyle diyorlar:

    "Kalp gözüyle gördüm Rabbimi,
    Sordum 'Kimsin sen?' diye,
    'Sensin' dedi" [6]

    Evet, Hallac- Mansur adındaki eleman Allah'lığını ilan etti. Peki, yukarıda dediklerimi hatırlayın şimdi. Size eğer her şey Allah ise her şeyin iyi olacağını söylemiştim. Tasavvuf ve ruhçuluk düşüncesine göre bu hayatta "kötü" olanlar aslında "kötülük rolünü üstlenen gerçek iyiler"dir. Bu sebeple Hallac-ı Mansur sık sık Şeytan'ı över. Evet Hallac, İblis'e övgüler yağdırır, zira İblis de tıpkı her şey gibi Allah'ın bir parçasıdır. Yani Hallac'ı Mansur da Allah'tır, İblis de Allah'tır, gülünce aniden burnundan balon şeklinde fışkıran sümük de Allah'tır. Şimdi sabırla okuyun bu kısmı, bu düşüncenin nasıl iğrenç olduğunu, mantık örgüsünü kurarak anlayacaksınız:

    Kuran'a göre İblis'in Adem'e isyan etmesinin sebebi "kibir"dir. Allah, insanı yaratır ve İblis ise insandan daha üstün olduğunu iddia ederek, sırf boş bir hırs ve kibirle Allah'a isyan eder. Fakat Hallac, İblis'in isyan etme sebebini şöyle açıklar:

    Tanrı ona buyurdu: «Secde et!» O da şöyle dedi:
    «Senden başkasına secde etmem.» [7]

    Hallac tamamen kafasından senaryo üreterek Kuran'a eklemeler yapar ve İblis'in "ben Allah'tan başkasına secde etmem" bahanesiyle Adem'e secde etmediğini iddia eder. Oysa Kuran'a göre durum şudur:

    "Allah buyurdu: 'Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?' İblis dedi: 'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.'" (Araf 12)

    Apaçık ortada di mi? Kuran'a göre İblis, insanı kıskanarak kibirlenir. Ve tarihteki ilk ırkçılık örneğini verir bize: "Ben insan'dan daha üstünüm, çünkü insan çamurdan yaratıldı, ben ateşten yaratıldım". İnanın bana, bunun beyazların zencilerden üstün olduklarını iddia etmelerinden hiçbir farkı yok, altında yatan duygu tamamen aynıdır: Kibir ve boş gurur, yani hiçbir çaba sarfetmeden sahip olduğun yaratılış/doğum özelliğin ile üstünlük iddia etmek. Kuran'a göre gerçekten de insanlar birbirinden üstündür, fakat bu üstünlük yaratılıştan/doğumdan gelen özelliklere dayalı değil, özgür irade ile yapılan eylemlere dayalıdır. Ve tabi ki üstünlük de kişinin kendi çabasıyla yaptığı iyi işlere dayalı olduğundan, kimin kimden üstün olduğunu da tek bilen Allah'tır.

    Gelgelelim Hallac, Şeytanın avukatlığını yaparak İblis'i "asil" ilan eder. Bakın devamında şunları söyler Hallacı Mansur [8]:

    "Yüceliğin
    onuru konusunda İblis'le ve Firavun'la konuştum. İblis
    dedi ki 'Secde etseydim, onurlu adımı yitirirdim.’ Firavun
    ise, şöyle dedi: 'Bu Haberci'ye inansaydım, onurlu
    katımdan aşağı düşerdim.'"

    İblis, Adem'e secde etmemekle onurlu bir davranış sergilemiştir Hallac'a göre ki bu düşünce daha sonra Yezidiliğin temelini oluşturacaktır. Aynı mantıkla Allah'a isyan eden ve Musa peygambere inanmayan Firavun da çok asildir Hallac'a göre. Hatta Hallac hızını alamaz ve şunları söyler Tavasin adlı kitabında:

    "Yoldaşım ve öğretmenimdir, İblis'le Firavun" [9]

    Şimdi bak hacı, insanlar soyut kavramlardan pek anlamıyorlar, "İblis'le Firavun'u övmüş adam, ee kime ne zararı var bunun" gibi algılanıyor bu durum. Bunlar öyle basit, zararsız düşünceler değildir. İblis'i ve Firavun'u yüce varlıklar ilan edip övmek ne demektir sen biliyor musun? Gel bak, az çalıştır saksıyı. Firavun dediğin adam nedir, kimdir, ne yapar da Allah tarafından cehenneme atılır? Kuran'a bakalım:

    "Sizi Firavun hanedanından kurtardığımızı da hatırlayın. Hani, onlar size azabın en çirkiniyle kötülük ediyorlardı: Erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. İşte bunda sizin için, Rabbinizden gelen büyük bir ıstırap ve imtihan vardı." (Bakara suresi, 49)

    Firavun, cinayet işleyen, tecavüz eden bir adamdır Kuran'a göre. E al sana Özgecan'ın katilleri işte. Firavun için "yoldaşım, öğretmenim" diyen Hallac-ı Mansur'a göre ve Hallac'ın yolundan giden Mevlana'ya göre Özgecan'ın katilleri de Allah'tır. Yaptıkları kötülük değildir. Çünkü kötülük diye bir şey yoktur.

    Peki Hallac'ın "yoldaşım ve öğretmenim" dediği İblis kimdir, nedir? İblis de insanlara kötülük yapmalarını fısıldayan lavuktur. Al sana adam öldürmek, hırsızlık yapmak, ırza geçmek, yalan söylemek ve aklına gelen tüm kötülüklerin yüceltilmesi... Tüm bunlar aslında kötülük değildir tasavvufa göre. Bunlar insanların "tekamül"üne yani "ruhani evrim"ine katkıda bulunan sınavlardır ve aslında çok faydalıdırlar. O sebeple bizim "kötü" dediğimiz kişiler kötü rolünü üstlenen gerçek "iyi"lerdir ve bizim "kötülük" dediğimiz eylemler aslında gerçek "iyilik"lerdir. Hallac'ın İblis ve Firavun'u övmesinin sebebi budur.

    Anladın mı şimdi "her şey Allah'tır" gibi masumane gözüken saçmalığın ciddi sonuçlarını?

    Sevgi, barış, aşk kılıfıyla; sadece yüzeysel bilgilerle hayat görüşü edinen denyo kesime hitap eden bu görüşün kötülüğü öldürme yöntemi; her şeye iyi demektir, her şeye iyi demenin tasavvufi yöntemi de "her şey Allah'tır" demektir. Zira Allah apriori olarak iyidir ve her şey Allah ise, her şey iyi olur, Oysa kötü, ona iyi denilerek yok edilemez. Kötüye iyi demek, kötülüğün en büyüklerinden biridir. Gerçek iyi ve gerçek adalet; iyi ile kötü arasına keskin çizgiler koymaktır, onları bir görmek değil.

    "Her şey Allah'tır" veya "Her şey Allah'ın bir parçasıdır" düşüncesinin yarattığı şeytani sonuç işte budur.

    Peki, her şey gibi kendisinin de Allah olduğunu söyleyen Hallac'ı ve onunla aynı fikirde olan Mevlana'yı gördük. Kuran bu kişiler için ne der?

    "İçlerinden her kim, "Ben O'nun berisinden bir ilahım!" derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız biz." (Enbiya suresi 29)

    Bizim müslümanların "İslam alimi" diye sahiplendiği bu herifler, yine Kuran'da "cehennemlik" ve "zalim" diye nitelendirilen kişilerin yaptığının birebir aynısını yapmaktadır. Benim derdim ise bu Mevlana denen adam değil, hala bu adamı izleyen, sevip bağrına basan müslüman kitledir. Ve bu "müslüman kitle" dediğim de tahmin edeceğiniz gibi öyle 3-5 kişi değil, müslümanların büyük çoğunluğudur. Rezilliği sen düşün.

    Şimdi bu "ben Allah'ım, sen Allah'sın, her şey Allah" denen motto, günümüzde de spiritüalist yayınlarla ve çaktırmadan Hollywood'la, popüler kültürle verilen panteist/panenteist öğretinin eseridir. Bunları ilk yumurtlayan ne Mevlana'dır, ne de Hallac, bu kişiler sadece bu binlerce yıllık pagan öğretiyi üstüne biraz Allah, biraz Muhammed lafı ekleyerek İslam'a sızdırmayı başarmış heriflerdir. Budizmde, Hinduizmde, Pavlus ve neo-platonizmi kuran Plotinus'un öncülüğünde şekillenen Hristiyanlıkta ve Yahudi mistisizmi olan Kabala'da da vardır bu. Günümüzdeki spiritüalizmde de elbette... Antik Mısır'da, Babil'de ve Sümerlerde de vardır aynı inanç, zaten yazılı tarihte bilinen ilk çıkış noktaları da buralardır. Bizim ilahiyatçı sufi takım, hacı hocalar ve bunların takipçileri, dinler tarihi hakkındaki sıfıra yakın bilgileriyle Mevlana'yı sanki çok mübarek, çok ilahi ve çok yeni bir şey söylüyormuş gibi şöyle savunurlar "Siz o lafın ne anlama geldiğini anlamıyorsunuz, cahilsiniz, beyniniz yetmez, wara wara wara wara". Tabi bunları derken kendisi de bir bok anlamamıştır Mevlana'dan, o ayrı. Mevlana'nın binlerce yıllık pagan öğretinin temsilcilerinden sadece biri olduğundan bihaberdir. Divan-ı Kebir'den bazı güzel (!) beyitleri toparlayan Divan-ı Kebir'den Seçmeler adlı kitabın hazırlayıcısı Şefik Can da, kitabın önsözünde şöyle söyler [10]:



    He Allah aşkıyla söylüyosa tamam o zaman.

    Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi gibi sufiler "Ben Allah'ım" dedikleri için öldürülmüşlerdir, tasavvufçular da bu durumu gayet güzel bir duygu sömürüsü aracı yaparlar. Şimdi şunu belirtmek lazım ki Yunus 99, Kafirun 6 ve daha birçok ayete göre bir insanın inancından dolayı kılına bile dokunamazsın. "Ben Allah'ım" deseler dahi bu insanlar sizin üstünüze yürümedikçe, siz onların üstüne yürüyemezsiniz. İnançları yüzünden bu insanları öldürenler cinayet işlemişlerdir, katildirler. Ne zaman bir IŞİD ya da El Kaide olayı patlak verse, veya ruh hastası Ebu Cabbar Bin Zamazingo'nun teki adam öldürse "işte İslam böyle bi şey!!!" diye ortaya fırlayan denyo ateist tayfayı geç, onlar için İslam en kötüsü olmak zorunda, çünkü buna inanmak istiyorlar, Onlar en doğrusunu bilirler, çünkü profil fotoğrafında Einstein resmi olan ateist Facebook sayfası paylaşımları like'lıyorlar. Fakat ayetlere göre sadece nefsi müdafaa hakkın vardır, nefsi müdafaadan bir gıdım ötesini bile yapamazsın. Bu Hallac'lar falan "Ben Allah'ım" deyip öldürülünce de, zalimden mazlum durumuna terfi ettiler insanların gözünde. Zira hak etmedikleri bir ceza aldılar. Bu hep böyledir, haddi aşan ceza zalimi mazlum yapar. Eminim ki bu yazının üstüne "işte zaten sizin gibiler öldürdüler Hallac'ı" diye demagoji yapan tipler de fırlayacak, yok güzelim, adamın inancı sapıkça da olsa kılına bile dokunamazsın, hiç oradan vurmaya kalkma. Aslında Hallac-ı Mansur'un durumunu en iyi Oscar Wilde'ın şu sözü özetler: "Sırf adamın biri uğruna öldü diye, o şey ille de doğru olacak değildir"

    Tasavvufçular işte yukarıdaki sayfada göreceğiniz üzere "anlaşılmazlık" kisvesi altında kendi saçmalıklarını insanlara kabul ettirmişlerdir. Onlara göre tasavvufu anlamak her babayiğidin harcı değildir. Valla güzelim o halde Kuran'ı gönderen Allah da anlamamış olacak ki senin Hallac'ının, Bestami'nin ilahi aşkını ve derin felsefesini, o da "ben Allah'ım" diyen kişiler için zalimler demektedir Kuran'da. Galiba sizin Mevlana'lar falan Allah'a karşı platonik aşıklar, çünkü Allah bunların aşkına gereken cevabı verememiş :(

    Hayırdır, siz Allah'a dinini mi öğretiyorsunuz?

    Hinduizm düşüncesinin dayandığı en önemli metinler Upanişad'lardır. Upanişad'ların temel öğretisi ise "Tat tvam asi" (Sen O'sun) ve "Aham Brahma asmı" (Ben Brahma'yım) cümleleridir ki ikisi de aynı anlama gelir. Brahma, Hinduizm'de her şeyi yaratan Tanrı'dır. Günümüzde internet diye güzel bir nimet var arkadaşım, Google'a yaz şu sözleri de ufak çaplı bir araştırma yap bakalım, bunların binlerce yıllık pagan öğreti olduğunu ve tüm mistik dinlerde aynı nanenin bulunduğunu, bunların Kuran'daki tevhid inancıyla hiçbir alakası olmadığını, hatta tam tersi olduğunu kendi gözlerinle gör bir bakalım. Sen seçilmiş adam değilsin merak etme, senin içinde doğduğun toplum nihai doğrulara sahip yüce bir toplum değil. Zaten kendi emeğiyle hiçbir boka derman olmamış her gerizekalı, her tembel adam da buna inanır. Toplumu tarafından kendisine öğretileni sorgulamaksızın sahiplenir ve savunur. Biri Sanskritçe "Aham Brahma asmı" demiş, biri Arapça "Enel Hakk" demiş, arada zerre kadar fark yoktur. İkisi de "Ben Allah'ım" demektir.

    Günümüzdeki Hristiyanlık; Pavlus (Aziz Paul) ve Plotinus'un eseridir, İsa'nın değil. Pavlus; İsa'ya karşı savaşanlardan birisidir ve döneminde nüfuz sahibi, yetkili bir abidir. Derken İsa, Hristiyan inancına göre çarmıha gerilir, İslam inancına göre çarmıha gerilmeyip Allah tarafından canı alınır ve kendi katına yükseltilir (bkz Ali İmran 55). Her neyse, İsa öldükten sonra Pavlus'a bir haller olur. Bu Pavlus bir vizyon görür, vizyon demem çok entel dantel geldiyse şöyle diyeyim, Pavlus bir anda ölmüş olan İsa'yı görür. İsa buna "Ben Tanrı'nın oğluyum" der ve Pavlus da bir anda imana gelir. Artık koyu bir Hristiyan olan Pavlus, insanları İsa'nın kendisini bir havari olarak tayin ettiğine inandırır. Aslına bakarsan bence Pavlus yalan söylemiyordur, cidden kendi gerçekliğinde bir şeyler görmüştür herif, yoksa o kadar nüfuz sahibi bir Yahudi'nin her şeyi bırakıp Hristiyan olması bana pek akıl karı gözükmüyor. Gördüğü artık halüsinasyon mudur, cinlerin bir oyunu mudur, yoksa Allah tarafından yapılan bir sınav mıdır orasını bilemem. Her neyse, Pavlus'un Hristiyanlığında kominyon ayini, bir başka adıyla şarap ekmek ayini vardır. Kominyon ayininde müminler şarap içer ve içilen bu şarap İsa'nın kanıdır. Müminler ekmek yer ve bu ekmek İsa'nın etidir. Peki müminler neden İsa'nın kanını içer, etini yer? Çünkü İsa Tanrı'nın oğlu olduğu gibi aynı zamanda panteist öğreti çerçevesinde Tanrı'nın ta kendisidir, zaten günümüz Hristiyanlarının bile büyük çoğunluğu bu sebeple İsa'nın Tanrı olduğuna inanır ve ona "Rabbimiz" der. E dolayısıyla İsa'nın kanını içip etini yemek, İsa'yla bir olmaktır ve İsa'yla bir olmak ise Allah'la bir olmak, Allah'la bütünleşmektir. Al geldik mi yine aynı yere, Allah olmaya?

    Ardından gelelim milattan sonra 3. yüzyıla. Bu sefer Plotinus deyu bir filozof abi türer ve adından da belli olacağı üzere Platon'un düşünceleri üzerine neo-platonizmi kurar, gerçi Platon'un düşünceleri de bu şekli almak için Plotinus'u beklemek zorunda değildir aslında, zira Platon da üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyler, her neyse. Plotinus'un icat ettiği sudur teorisine göre Tanrı yaratmaz, yaratılmış olan varlıklar Tanrı'dan taşar, fışkırır. Hani zeki çocuklar için "paçalarından zeka akıyo" deriz ya, Plotinus'a göre Tanrı öyle yaratıcıdır ki paçalarından yaratık akar. E dolayısıyla Plotinus'a göre de her şey Allah'tan taştığı için, her şey O'nun bir parçasıdır. Plotinus'un sıçtığı bu "sudur teorisi", daha sonra çok yeni bir şeymiş gibi İslam alemine "vahdet-i vücud, vahdet-i şühud" gibi isimlerle sızacaktır.

    Gelelim günümüzdeki spiritüalist yayınlara ki onlar da tamamen aynı şeyleri söyler Hindular, mistik Hristiyanlar, Kabalistler, Budistler ve Sufilerle birlikte: "Her şey Tanrı'dır" ve dolayısıyla "Her şey Bir'dir". Tasavvuftaki vahdet-i vücud'un Türkçesi de "Varlığın birliği" demektir, meseleye uyanın, Arapça bir laflar var diye işin içinde "mübareklik" var önkabulüyle yaklaşmayın, denyo musunuz lan siz?

    Elimde Ramtha adında spiritüalist bir kitap var, ki spiritüalist kitapların alayında aynı naneleri bulabilirsiniz zaten, ben konu mankeni olarak bu kitabı seçiyorum. Lütfen şu altını çizdiğim kısımları okuyun [11]:





    Kitabın tamamı bu saçmalıklarla doludur. Ramtha da yine her şeyin Tanrı olduğunu ve dolayısıyla bizim de Tanrı olduğumuzu bildirir insanlara. Adı günümüzde "spiritüalizm" veya "new age" olan dinin temeli budur, yeni bir şey söylemezler, binlerce yıllık paganlık aynen devam eder. Ha bunları söylediğim için spiritüalistlere göre ben, onların bilgeliğine erişemeyen, onları anlayamayan, yeterince ruhani evrim geçirmemiş düşük bir varlığımdır. Kendilerine karşı olanlara sürdükleri ilk ezbere argüman budur. Tıpkı tasavvufçuların "halk bizi anlamaz"ı gibi yani. Yöntemleri bile aynıdır bunların, zira inançları "tekamül" denilen ruhani evrim safsatasına dayanır ve bu inanca göre dünya tekamül etmiş üst insanlar ve tekamül edememiş alt insanlarla doludur.

    Bu arada size işin tiyatral yanı hakkında da bir bilgi vereyim. ABD'de J. Z. Knight adında bir abla vardır, Bu Ramtha adlı kitabın yazarı da aslında odur ama aynı zamanda değildir (hö nasıl yani, diyorsan izah edeceğim). Bu abla seminerler verir, kitaplar yazar. Fakat bu seminerleri veren o değildir, kitapları yazan da o değildir. Çünkü Ramtha adında bir üst boyuttaki varlık (tıpkı Interstallar filmindeki, üst boyutlardaki sevgi dolu, yardımsever varlıklar gibi) bu ablanın bedenini kullanarak insanlara seslenir. Ve bu Ramtha adındaki varlık tüm mistik dinlerde ve mistik bir din olan tasavvufta olduğu gibi "varlık birdir, çünkü her şey Tanrı'dır, sen de Tanrı'sın, kendini keşfet" diye seslenir insanoğluna. Peki bu Amerikalı abla sahiden bir şeyler görür duyar mı, yoksa şarlatan mıdır? Amerikalı J. Z. Knight denen kadın ne ilk, ne de sondur, Tanrı'dan veya üst boyutlardaki varlıklardan vahiy aldığını iddia eden milyonlarca spiritüalistten birisidir. Şarlatan da olabilirler, kendilerini "üst varlık, ışık varlığı, melek, peygamber" diye tanıtan cinlere inanan kandırılmışlar da olabilirler. İşin orası hakkında kesin bir şey söyleyemem, tıpkı Pavlus'ta olduğu gibi.

    Velhasıl kelam işin tiyatral yanı değişir, ama öğreti aynıdır. Kimi zaman sufiler dergahta Allah aşkıyla cezbeyle kapılırlar ve "varlık birdir, her şey Allah'tır" derler, kimi zaman birtakım mistikler medyumlar vasıtasıyla celse törenleri düzenleyip üst boyuttaki varlıklarla temasa geçerler ve o varlıklar bir medyumun ağzından "varlık birdir, her şey Allah'tır" derler, kimi zaman da mantarı veya dönemindeki uyuşturucuyu kökleyen şamanlar sarhoşluk halinde her şeyi bir algılayıp "varlık birdir, her şey Tanrı'dır" derler. Toplumuna göre, kültürel etkenlere göre işin bu senaryosu değişir, ama ağızlardan çıkan o öğreti hep aynıdır "Sen Tanrı'sın".

    Ramtha'dan devam edelim, şunu lütfen okur musun güzel kardeşim [12]:



    Sizin Hallac-ı Mansur'unuz ve Mevlana'nızla aynı şeyi söyler spiritüalistler: Ben Tanrı'yım, her şey Tanrı. Uyan dayı uyan geldik, hooouuuuu.

    Her şeyin Allah olması ve dolayısıyla her şeyin bir olması öğretisini pompalayan yayınlara bir örnek daha vereyim. Sıradaki kitabımızın adı "Ra Bilgileri". İsmi ilginç geldi di mi, bu kitabın adının neden "Ra (Horus) Bilgileri" olduğunu da anlatacağım yazının ilerleyen kısımlarında, daha ortaya dökülecek çok hurafe var, dur hele. "Ra Bilgileri" adlı spiritüalist kitaptan bir kesit, al bak senin gül kokulu Mevlana'nla aynı şeyi söylüyorlar ama sen Kuran okumamış bir kültürel müslümansan bu adamlara "kafir" deyip Romalı Celaleddin'e "Mevlana Hazretleri" diyeceksin orası ayrı [13]:



    Hah, her şey Yaratan'ın (yani Tanrı'nın) bir parçası ve o halde her şey Yaratan, her şey Tanrı. Söyle bakayım bana şimdi, bu tasavvuftan farklı mıymış? Aynısı güzel kardeşim. İslam'daki bir olan ve eşi, benzeri, dengi bulunmayan Allah inancı ile, bu şekildeki bir Allah inancının hiçbir alakası yoktur. Fakat "Allah'ın bir olması" kavramını işte bu şekilde tahrif eder bu herifler. Senin "eski toplumlar büssürü Tanrıya inanıyodu yeeaa" dediğin olay da budur zaten merak etme. Zira hiçbir insan evladı taştan yaptığı heykele "aha bu Allah" diyecek kadar denyo değildir, adam o heykelde Allah'ın temsil edildiğine, zira o heykelin Allah'ın bir parçası olduğuna inanır. Kuran'da "şirk" yani "ortaklık" denilen olay da tam olarak budur. Fakat Allah'ın ortağı yoktur. Sen Allah değilsin. Sen Allah değilsin, çünkü senin içinde kötülük potansiyeli var, sen kötülük yapıyorsun. Sen Allah değilsin, çünkü sen yoruluyorsun, uyuyorsun, bıkıyorsun, heyecanlanıyorsun. Sen Allah değilsin çünkü senin koltukaltın 2 gün yıkanmadın mı leş gibi kokuyor. Sen Allah değilsin, sen bir yaratıksın. Nice çileler de çeksen (ki çile çekmek sana illa ki bir şeyler katmak zorunda değildir), milyonlarca yılı siktir et katrilyonlarca yıl da geçse, sen Allah'la bir olmayacaksın, tekamül etmeyeceksin. İnsan doğdun, insan öleceksin, ve Kuran'a göre de bu dünyada yaptıklarınla yüzleştirilmek için insan olarak ahirette yeniden yaratılacaksın.

    Tasavvuf denilen şey, mistik ve pagan bir dindir güzel kardeşim.

    Ra Bilgileri adlı spiritüalist kitaptan devam edelim [14]:





    Gördüğünüz üzere yine her şeyin "bir" olduğu ve her şeyin Tanrı olduğu düşüncesi, tıpkı tasavvufi metinlerde olduğu gibi burada da okuyucuya yedirilir. Her şeyin bir olması düşüncesi panteist/panenteist öğretinin bir eseridir. İslam inancına göre ise bir olan Allah'tır. Fakat tasavvufçular, İslam'a tamamen ters olan "her şey birdir" felsefesini şu şekilde İslam'a yamamışlardır: Allah her şeydir, ve Allah birse, o halde her şey birdir. Vücud (varlık), birdir.

    Yani ayrı ayrı benlikler, ayrı ayrı varlıklar yoktur tasavvufçulara ve spiritüalistlere göre, çünkü her şey birdir. Hatta "benlik", öldürülmesi gereken bir lanettir tasavvufa göre. Tasavvufçuların çile çekip nefslerini öldürmeye çalışmaları da bu sebepledir ki Kuran'da benliği/nefsi öldürmek değil, ona iyi ve güzel davranmak öğütlenir. Yine Kuran'la taban tabana zıt olan bir anlayışla karşı karşıyayız yani. Tasavvuf düşüncesine göre insanın "benliğinden" kurtulması gerekir, çünkü "benlik" denilen şey insanın haşa Allah olmasını engelleyen bir aldatmaca, bir illüzyondur.

    Şimdi konuyla ilgili olarak kameralarımızı yeniden Konya gecelerine, yani Mevlana'ya çeviriyoruz [15]:





    Mevlana'ya göre "benlik" bir suçtur, bu beyitlerde Mevlana süslü sözlerle benliği öldürmeyi ve koyun olmayı öğütler müritlerine. "Sürüde kal" der.

    Mevlana'nın "benliğini öldür, sürüde kal" diyerek verdiği öğütler, meseleyi tam olarak bilmeyen ve Mevlana'nın her dediğini iyiye yormaya meyilli zihinlerde şöyle bir etki bırakır: "Ya adam işte halkın arasında kalmayı öğütlüyor, benliğini öldür, çok sivrilme diyor, ne kadar kibirden uzak bir şey değil mi?". He canım, Mevlana'nın "benliği öldür" tavsiyesi vermekle amaçladığı şey şudur, bakın eğer benliğinizi öldürürseniz ne olurmuşsunuz, lütfen hepsini okuyun [16]:



    Eğer benliğinizi öldürürseniz Allah olurmuşsunuz, evet gerçekten de kibirden çok uzakmış Mevlana hazretleri. Nefs-i Emmare, tasavvufta Allah'la bir olmak için aşılması gereken bir mertebedir ki bu tasavvufun mertebeleri de yine Hinduizm ve Budizm gibi mistik dinlerden araktır. Ve bu mertebelerin sonuncusu da daima Allah veya Evren ile bir olunan yokluk halidir. Tanrı/Evren ile bir olunan bu yokluk halinin adı tasavvufta fenafillah, Hinduizm'de samadhi, Budizm'de nirvana'dır. Mevlana'nın bu satırlarda "padişah" dediği de Allah'tır elbette. Mevlana'ya göre eğer benliğinizi öldürürseniz, padişah yani Allah oluverirsiniz. Zira nefs, yani benlik, insanın Allah olmasını engelleyen bir zincirdir Mevlana'nın deyimiyle.

    Şimdi pası Mevlana'dan aldık, bizim Ramtha adlı spiritüalist kitaba geçiyoruz. Ramtha adlı yüce varlık, insanoğluna şunları öğütler [17]:



    Ramtha, Mevlana ile "tamamen" aynı şeyi söyler: Benlik, insanın Allah olmasına izin vermeyen bir engeldir.

    Konuşma dilinde "Ego"yu çoğu zaman "kibir" anlamında kullanırız, hani "egonu kır" falan deriz ya, işte bu yanlış bir kullanımdır hacı. Zira ego ve kibir bambaşka şeylerdir. Kibir kötüdür, ego ise kötü falan değildir. Ego demek; benliktir, nefstir. Seni sen yapan şeydir ego. Ramtha da bu bağlamda eğer egonuzu, yani benliğinizi öldürürseniz Tanrı olacağınızı öğütler tıpkı Mevlana gibi.

    Yeniden Mevlana'ya, Divan-ı Kebir'e bakalım, çerçeve içindeki kısımları okuyun [18]:



    Bu süslü lafların anlamı yine aynıdır: Benliğini öldür, Allah ol. Mevlana, tekamül sürecinde Allah'la bir olunca "cefaların vefaya dönüştüğünü" söyler. Çilecilik veya asketizm olarak bilinen saçmalığın sebebi de budur; çileler çekerek benliğini öldürmek ve Allah olmak. Zira benlik bir suçtur, günahtır (tıpkı Hristiyanlıktakı gibi). Benlik, insanın Allah ile arasına giren bir engeldir. Bu nedenle benliğin aşağılanması, işkenceler görmesi, paramparça edilmesi gerekir. Zamanında dergaha girmek isteyen gençlere hakaretler edilmesi, onurlarının kırılması, çeşitli ritüellerle canlarının acıtılması bu sebeptendir. O Yunus Emre'nin çileler çekmesi, bir lokma bir hırka yaşaması nedendir sanıyordunuz siz ağalar? Mevlana'nın, Yunus'un ve diğer büyükbaş tasavvufçuların "Allah sevgisi" diye kakaladıkları şey esasen "Allah olma sevgisi"dir.

    Bazı örneklerini de gördüğünüz üzere Mevlana şiirlerinde Allah'tan "padişah", "sevgili", "maşuk" gibi isimlerle bahseder. Gelelim Mevlana'nın Divan-ı Kebir'deki bir diğer bombasına [19]:



    Okudunuz mu? Sapık herif. Yemin ederim sinirlendim şu an, bu saçmalıkları nasıl anlatacağımı bilemiyorum yemin ederim. Padişahlar padişahı ile halvetteymiş Mevlana'mız. Bu sufiler halvete girip kendilerini bir odaya kilitlerler, amaç olgunlaşmak, ermek gibi tıraş sözcüklerle halka açıklanır, esas amaç ise Mevlana'nın söylediği gibi "benliği terk ederek Allah ile bir olmak"tır.

    Hemen bir sonraki sayfadan devam ediyorum [20]:



    Mevlana bu satırlarda Allah'ı tehdit eder. Neden? Çünkü ruh hastasıdır da ondan.

    Allah olma aşkıyla yanıp tutuşan Mevlana, açık seçik eğer "bir olma" çağrısına cevap vermezse çeşitli kargaşalar çıkaracağını söyler Allah'a. Koşun beyler kavga var.

    Ya güzel kardeşim bu nedir lan? Üşenmeyip bi okuyun n'olur ya. Herif bildiğin İbrahim Kutluay'a laf sokma kaygısıyla şarkı yazan Demet Akalın misali şiir yazıp Allah'a rest çekiyor "bu gece de yanıma gelmezsen gürültüler koparırım" diye.

    He oldu, istersen bi de Facebook'tan engelle de seni merak etsin. Manyağa bak la.

    Şimdi aklınıza şöyle bir soru takılmış olabilir: Eğer ruhçuluk (spiritüalizm) ve tasavvuf öğretisine göre her şey zaten Allah'sa, neden benliği terk etmek gerekir? E biz zaten Allah değil miydik, hani marjinal bizdik?

    Bu soruyu cevaplamam uzun sürecek. Ve bu sorunun cevabını öğrendiğinizde, sevgi pıtırcığı gözüken tasavvufun ve ruhçuluğun, ne gibi iğrenç sonuçlara yol açtığını da göreceksiniz. Bu iğrenç sonuçların bir kısmı yalnızca müslümanları bağlar, işin inanç boyutuyla ilgilidir, o kısımları okuyan bir ateist veya deist "ee banane" demesin, zira bu iğrenç sonuçların diğer kısmı ise sadece müslümanları değil herkesi ilgilendirir, hayatın pratiği ile ilgilidir. İlk anlatacaklarım işin müslümanları bağlayan, inançla alakalı kısmı olacak. Zira bunu anlatmadan evvel işin herkesi bağlayan kısmına geçiş yapmam mümkün değil. Öyle ki işin temelinde Kuran-tasavvuf çatışması yatar. Şimdi arkanıza yaslanın, ve buradan sonra anlatacaklarımı büyük bir sabırla tane tane okuyun.

    Öncelikle şunu söyleyeyim hacı, insan ürünü olan bir felsefede muhakkak saçmalıklar (ki hem de büyük saçmalıklar) ve mantıksızlıklar olacaktır. Zaten bu yüzden bunlara kulak asmayıp "hurafe" diyoruz ya. Diğer sebebi ise, ruhçuların ve sufilerin bu dünyayı "illüzyon" diye tanımlamasıdır. Bu maddelerden oluşan dünya, onlar açısından bir "hayal"dir, aslında yoktur. Bu madde dünyasının bir aldatmaca, bir hayal olduğunu fark eden ve bu aldatmaca dünyadan, aldatmaca benliğinden sıyrılan ulvi kişiler de Allah ile bir olur. Yani tasavvufa göre Allah'ın bir yansıması olan bu dünya, Allah'ın insanlara kurduğu bir tuzaktır, yanılsamadır. Ulvi kişiler bu yanılsamayı fark eder ve madde dünyasından sıyrılarak Allah ile bir olma yolculuğuna çıkarlar. Bu ulvi kişilerin adı spiritüalizmde kimi zaman "ermiş", "üst boyut varlığı" gibi tıraş isimlerdir, aynı kişilere tasavvufta ise "insan-ı kamil" veya "veli" veya "şeyh" denir. Bu kişiler, dünyanın illüzyon olduğunu fark ederek Allah olduklarını anlarlar.

    Örneğin, Ramtha adlı ruhçu kitaba bakalım şimdi, [21]:



    Veya diğer ruhçu kitabımız olan Ra Bilgileri'nde de aynı lafları görebiliriz [22]:



    Allah olduğunu idrak etmiş olan yüce varlık Ramtha, insanlara bu madde denen, benlik denen illüzyonu aşmaları ve Allah olduklarını fark etmeleri çağrısında bulunur [23]:



    Evet, şimdiye kadar yaptığımız gibi, günümüzde yazılmış bu kitaplar ile, 1200'lü yıllarda yaşamış olan Mevlana'nın AYNI şeyden bahsettiğini ispatlamak adına hemen Mevlana'nın Divan-ı Kebir adlı eseriyle karşılaştırma yapıyoruz. Şunları söyler Mevlana [24]:





    Bildiğin Burhan Altıntop'un dergahlısı yemin ederim, "ben yoğum" nedir olum. Ruhçuların "illüzyon, aldatmaca, hayal, yokluk" dediği şeye Mevlana tıpkı onlar gibi "hayal" veya "yokluk" der, veya bazen de "gölge" der, bazen de "vehim" der. Tasavvufçuların kullandıkları bu kelimeler, ruhçuların kullandıkları "illüzyon" sözcüğü ile tamamen aynı anlama gelir, sadece jargonları farklıdır.

    Peki sadece "benlik" mi bir hayaldir? Mevlana'ya göre sadece "benlik" mi yoktur? Hayır, "ben, sen" ayrımı yoktur bu adamlar için dedik ya, tüm varlık birdir. O sebeple tüm varlık "hayal"dir, tüm varlık yoktur Mevlana'ya göre. Divan-ı Kebir'den devam ediyoruz, şu tek cümleyi okuyun [25]:



    Mevlana bütün varlığa illüzyon der, çünkü bütün varlık Allah'tır.

    Mevlana'nın deyimiyle sen yoksun, hayvanlar yok, bitkiler yok, çünkü sadece Allah var. O sebeple bu varlıklar birer illüzyondur tasavvufa göre, çünkü sadece Allah vardır ve her şey Allah'tır.

    Matrix filminin senaristi ve yönetmeni olan Wachowski Kardeşler de spiritüalisttir. Seyredenlerin kaçta kaçı fark etti artık orasını bilmiyorum ama son filmleri olan Cloud Atlas da alenen new age propagandasıdır. Cloud Atlas gibi Matrix de panteizm ve ruhçuluk öğretisini başarıyla yedirir izleyiciye. Herkes toplum içinde salak gözükmemek için Matrix'i anlamış ayağına yatar, halbuki panteizm bilinmeden Matrix anlaşılmaz. Gel bak, Matrix'in o meşhur sahnesinde neyden bahsedilir gör:



    Bizim Neo, Kahin'le görüşmeye gider. İçeride kaşık büken keşiş tipli bir çocuk görür.



    Neo, çocuğun kaşığı nasıl büktüğünü merak eder. Çocuk da "al kardeş ben aydınlandım, bi tur da sen dön" diye bükmesi için kaşığı Neo'ya uzatır.



    Çocuk baktı ki Neo'dan bir sik olmayacak, hemen Neo'ya bir tüyo verir. Dikkatle okuyun:





    Çocuk çok bilge bir edayla "Kaşığı bükmeye çalışma, gerçeği anlamaya çalış" der. Peki nedir o ulvi "gerçek"?




    Kaşık yok. Yani o "gerçek"; aslında hiçbir şeyin gerçek olmadığıdır. Her şey bir illüzyon, bir yanılsamadır. Ve çocuk esas bombayı patlatır:



    Neden eğdiğin kaşık değil de kendinsin? Zira bütün varlık birdir. Sen, ben, kaşık, elma, armut diye ayrı varlıklar yoktur. Vahdet-i vücud, yani varlığın birliği vardır. Panteizm işte tam olarak budur.

    Mevlana, Divan-ı Kebir'de "Sen bensin, benden ibaretsin." der [26]. Tıpkı "Eğdiğin kaşık değil, kendinsin" diyen Matrix filmi gibi.

    Mevlana yine Divan-ı Kebir'de "Biz benlikten, senlikten kurtulunca hepimiz bir oluyoruz" der [27]. Tıpkı spiritüalistlerin ve Matrix filminin söylediği gibi.

    Matrix'in başından sonuna kadar Neo'nun tekamül (ruhani evrim) sürecini izleriz. İlk başlarda Neo toydur, fakat sonra pişer, tekamül eder ve "O" olduğunu ispat eder. Peki ne olur Neo? Nedir "O"?

    Cevabı içinde gizli: Neo neyin anagramıdır? Yani N-E-O harfleriyle ne yazabilirsin?

    "One", bir.

    Wachowski Kardeşler, Neo ismini bu sebeple vermiştir bizim süper kahramana.

    Neo, birlik olduğunu fark eder. Neo, esasen "The One"dır. Neo ile temsil edilen şey, varlığın birliğidir. Tanrı olduğunu, tüm varlık gibi her şeyin bir olduğunu idrak etmiş hesapta bilge kişidir Neo. Tasavvuf jargonuyla konuşacak olursak, varlığı Allah ile bir olmuş kişi, yani insan-ı kamildir Neo. Yok eğer Budizm diliyle konuşacaksak, benliği evren ile bir olmuş, Nirvana'ya ermiş kişidir Neo. Tüm bu mistik dinler aynı şeyi söyler, sadece jargonları farklıdır.

    1200'lü yıllarda yaşayan Mevlana ile 1999 yapımı Matrix aynı şeyi söyler. İkiz Kule saldırılarından beri müslümanlara potansiyel terörist gözüyle bakılan Amerika'da, bu Mevlana nasıl bu kadar popüler olabildi sanıyorsun sen? Kuran'la zerre kadar alakası mı var zannediyorsun sen Mevlana'nın? Mevlana binlerce yıllık ruhçu öğretinin temsilcilerinden biridir güzel kardeşim. UNESCO ne sikime 2007'yi "Mevlana Yılı" ilan etti zannediyorsun sen?

    Ruhçu felsefeye göre "sadece Allah vardır" ve "her şey Allah'tır". Ve yine ruhçu felsefeye göre aynı zamanda "her şey illüzyon"dur, "her şey yokluk"tur. Kısacası "Allah her şeydir" demekle "Allah yoktur" demek arasında fark yoktur.

    Mevlana'nın Divan-ı Kebir'deki şu sözlerini okuyun [28]:

    - Ey zavallı insan! Senin varlığın Hakk'ın varlığı önünde yoktur. Yoktan ibarettir. Sen var gibi görünen bir yoksun.
    işte bu hakikati anlarsan şaşılıktan kurtulursun.

    Mevlana'ya göre bu gerçeği anlarsak şaşkınlıktan kurtulurmuşuz. Hakkı var, söylediği şeyin ne olduğunu tam olarak anlarsan böyle bir salaklığa inanma şaşkınlığından kurtulursun. He yok, eğer anlamazsan "Siz onların ne demek istediğini anlayamıyorsunuz cahiller, orada Allah aşkıııüüğğeee" diye ortalıkta dolanan bir denyo olur çıkarsınız. Anlamadığınız şeyi "vardır bir kerameti" diye savunursunuz. Bu lafım Mevlana seven müslümanlaraydı elbette, zira hem Kuran'a hem de Mevlana'ya inanmak felsefi açıdan mümkün değildir. Mantıksızlığın dik alasıdır. Aynı anda hem Fenerli hem Galatasaraylı olmak gibidir. Fener tribününe geçip "Ananın amı Galatasaray" diye bağırdıktan sonra, hemen Cimbom tribününe geçip bu sefer de "Sikilmiş Fenerbahçe" diye tezahürat tutmaktan farkı yoktur bu işin. He bir de neyin ne olduğunu gayet iyi bilen, saman altından su yürüten azınlık fakat etkili bir hacı-hoca sınıfı var ki, onlar bu saçmalıkları Kuran'dan üstün tutarak seçimlerini çoktan yapmış durumdalar zaten.

    Peki, Kuran'a göre bu dünya bir hayal midir? Bu dünya bir illüzyon, yok efendim gölge varlık, veya yokluk mudur sufilerin iddia ettiği gibi? Kuran'dan öğrenelim:

    "Biz gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak olarak yarattık. ..." (Hicr suresi, 85. ayetten)

    "Hak olarak" yaratmak nedir? Hak nedir? Gerçektir ulan, gerçek.

    Bu dünya gerçektir. Elin, ayağın, gözlerin, sokaktaki kedi gerçektir. Çektiğin acılar gerçektir. Duyduğun mutluluk gerçektir. Bunlar görelidir, kişiden kişiye farklı algılanır, fakat göreli olmaları; gerçek oldukları gerçeğini değiştirmez. Hatta sadece acı, mutluluk vb değil, objeler bile görelidir. Senin renkli gördüğün binayı bazı hayvanlar siyah-beyaz görür, renk körü farklı görür, hatta sağlıklı iki insan bile aynı binayı ufak da olsa farklı renklerle algılar (geçenlerde peydah olan herkesin farklı renkte gördüğü elbise muhabbeti de bunun güzel bir örneğidir). Hatta sen bile aynı binayı gündüz başka, akşamüstü başka, gece başka renkte algılarsın. Fakat bu görelilik, o binanın "var olduğu" gerçeğini değiştirmez.

    Bir de bu ruhçu inancı sözüm ona bilimsel bir hale getirmek için kuantum fiziğini falan kullanırlar. "Kuantuma göre madde yokmuş" diyen kılkuyruk tipler dolaşır piyasada. Kuantum "madde yoktur" diye bir şey demez güzel kardeşim, bunu sadece sikindirik bir kurstan 2 sertifika alıp bir şeylerin uzmanı olan kılkuyruk ruhçular ve "lan madem bilim adamıyım, öyleyse bu konular hakkında da ahkam kesme hakkına sahibim" düşüncesiyle felsefe konularına giren, ama onu da eline yüzüne bulaştıran tek tük fizikçiler söyler. Bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar her din adamının söylediğini en büyük hakikat olarak kabul eden gerizekalı atalarımızın torunları, bugün dedelerinin izinden giderek her bilim adamının söylediğini en büyük hakikat olarak kabul ettiğinden, tek tük bile olsa "madde yalaaaan" diyen kadın kuşağı programlarının vazgeçilmezi kılıklı bilmem kim doktor buldular mı bunu "bilim" diye kakalarlar millete. Durum bundan ibaret.

    Ruhçular ve günümüz sufileri, maddeyi ve dünyayı reddederek materyalizme karşı olduklarını söylerler ve böylece dindar kişilere sempatik gözükmeye çalışırlar. İyi de güzel kardeşim materyalizme ne kadar zıt gidersen o derece yüce ve bilge bir kişi olmazsın, zira maddeyi yaratan da Allah'tır ve onları tıpkı Kuran'da söylediği gibi "hak olarak" yaratmıştır. Hatta Allah, cennette bile bedenli bir hayat vadeder insanlara.

    Ruhçular ve sufiler, lafta kutsal kitaplara inanırlar, fakat kutsal kitapların söylediklerine daima mecazi anlamlar yüklerler. Yahudi mistikleri olan kabalacıların Tevrat'a mecazi anlam yüklemeleri gibi, Hristiyan ülkelerde yaşayan new age'cilerin İncil'e mecazi anlam yüklemeleri gibi, bizim tasavvufçular da Kuran'a mecazi anlamlar yüklerler. Bu, "ben bu kitaba inanmıyorum" demenin kurnazca bir yöntemidir. "Ben bu kitaba inanmıyorum" diyerek dindarlar tarafından dışlanmak yerine, kitabın söylediği her cümleye kendilerince bir anlam katar, kendi dinlerini kurarlar. Sufilere göre Kuran'daki cennet ve cehennem de mecazdır, zira işin sonunda Allah ile bir olmak vardır. Cehennem onlara göre kişinin Allah'tan uzaklaşması, cennet de Allah'a yakınlaşması anlamında mecazi terimlerdir. Örneğin Yunus'un şu meşhur dörtlüğünde de bunu görebilirsiniz:

    Cennet cennet dedikleri,
    Birkaç köşkle birkaç huri,
    İsteyene ver onları,
    Bana seni gerek seni.

    Yüzyıllardır bize bu sufiler sempatik olarak gösterildikleri için, Yunus'un bu dörtlükte "Bana Allah'ın rızası gerek" demek istediğini düşünebilirsiniz. Fakat Yunus'un söylediği çok açıktır: "Cenneti, nimeti boşver, ben Allah ile bir olmak istiyorum",

    Bizim gelenekçi hacı hoca tayfası bu sözleri "hayır, yani orada şöyle demek istiyor..." diye kıvıra kıvıra halka izah etmeye, Kuran'a uygun hale getirmeye çalışırlar. Fakat hem kendilerini, hem de insanları kandırırlar. Burada yeni bir şeyden, başka bir inançtan söz edilir. Yunus alenen Allah'ın Kuran'da vadettiği cennetin fasa fiso olduğunu, esas isteğinin Allah ile bir olmak olduğunu söyler. Allah'ın vadettiği ödül olan "nimet"i reddeder, küçümser. Böyle bir cennet; ancak küçümsedikleri ve adına "avam" dedikleri halkın (yani alt insanların) inanacağı bir yerdir. Fakat "havas" için, yani ermiş olan tasavvuf ehli bu kişiler için Kuran'da sözü edilen bu "cennet" mecazdır. Havasın Kuran'ı, Allah'ın Kurana gizlediği mecazi anlamlardadır (!). Yani Allah "alt insan"lar için yazmıştır Kuranı, "üst insan"larla iletişim kurmak için de aynı Kuran'a sembolik ve mecazi anlamlar eklemiştir. Bak sen şu Allah'ın işine!

    Oysa bu iftirayı attıkları Allah, Kuran'da onları da bizi de uyarır:

    "Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler." - Ali İmran 78

    Okudun mu? Allah, Kuran'da nokta atışı yaparak, işte bu tasavvufçulara karşı uyarır bizleri.

    Tasavvufla Kuran'ı barıştıran (!), sünnilerin en bayıldığı isimlerden olan İmam Gazali, Cevahir’ul Kuran adlı kitabında tıpkı size anlattığım şekilde cenneti; avamın ve havasın cenneti olmak üzere ikiye ayırır. Havasın cenneti, işte Yunus'un bahsettiği, Allah ile bir olunan, Allah olunan cennettir.

    Tasavvuf dinine hoşgeldiniz.

    "Bana seni gerek seni"ymiş, hayırdır ne yapacan sen Allah'la? Karşılıklı sudoku mu oynayacan Allah'la? Ulan Kasparov bile santrançta rakibinin 6 hamle sonrasını tahmin edebiliyor, Allah'la ne yapacan sen söyle bakayım bana bi? He Yunus'um benim?

    "Zındık, sen kim oluyorsun da dil uzatıyorsun o büyük İslam alimlerine" seslerini daha bu satırları yazarken duyar gibiyim amına koyim ehehe. Gelin gelin, senin İslam alimin uzatmış o dilin kralını, aklını başına devşir dayı, Allah'ın kitabına uy. Ha bu adamlara inanmakta özgürsün elbette, fakat inandığın şeyin Kuran'la zerre kadar alakası olmadığını bil. Onu göresin diye uğraşıyoruz burada.

    Neyse, şimdi yine parçaları birleştirmek adına bizim ruhçu kitap Ramtha'ya geri dönelim. Hatırlarsanız bu Ramtha, hesapta Amerikalı bir ablanın bedeni aracılığıyla insanlara seslenen bir üst boyut varlığıydı.

    Ramtha, kitabın bir bölümünde, seminerine gelen Hristiyan bir kadını cehennem inancından vazgeçirmek için diller döker. Ramtha öncelikle kadına "Tanrı'nın bir parçası olduğunu" söyler, egonun oldukça hoşuna gider bu [29]:



    Tanrı'nın bir parçası olmak = Tanrı olmaktır elbette. Şimdi şu paragrafı, özellikle de altını çizdiğim cümleyi okuyun lütfen:



    Öncelikle altını çizdiğim cümleyi ele alalım. Ramtha özetle der ki, sen Tanrı'sın ve Tanrı kendisini cezalandırmak için mi cehennem diye bir yer yaratacak? Tanrı kendini cezalandırır mı hiç?

    Evet, gerçekten de kendi içerisinde tutarlı bir argüman bu, hayır ironi yapmıyorum, ciddiyim.

    Eğer adına "insan" dediğimiz varlık aslında Tanrı'ysa, cehennem diye bir yerin olması saçmadır, çünkü bu Tanrı'nın kendini cezalandırması demek olurdu. Aynı mantıkla, eğer her şey Tanrı ise, "kötü" veya "yanlış" denilen şeyler de yoktur, her şey iyidir, her şey sadece olması gerekendir. Bunları da altını çizdiğim yerden sonraki cümlelerde söylüyor Ramtha gördüğünüz gibi. Evet her şey Tanrı ise, kötülük veya yanlışlık denilen şeyler de olamaz ve o halde Hitler'inden Cem Garipoğlu'na kadar her şey "iyi", "olması gereken", "yargılanamaz" Tanrı parçalarıdır. Bakın bu mantık örgüsü kesinlikle kendi içerisinde tutarlıdır, kimse "olur mu öyle şey ya?" diyemez, zira sen başta "her şey Tanrı'nın bir parçasıdır" demekle bunu söylemiş oldun zaten. Esas sorun felsefenin temelindedir, yani "her şeyin Tanrı olması" öğretisindedir. Temeli uyduruk olduktan sonra, üstüne istediğiniz kadar tutarlı tuğlalar ekleyin, yarattığınız şey en nihayetinde yine saçma olur. İşte bu meselenin herkesi ilgilendiren şeytani boyutu da budur: Kötüler aslında iyilerdir. Size sempatik gösterilen o Mevlana'lar, Hallaç'lar hep bu felsefeyi öğütler. Bu uyduruk kitaplar da, Matrix de... Hatta Plotinus da, anlaşılamamış (!) filozof Spinoza da ki kendisi ünlü panteistlerden biridir. Ne güzel iş lan, saçmala saçmala, sonra "insanlar bizi yanlış anladı, hayır o öyle demek istemedi". Her şey apaçık ortada güzelim, saçmalıklarınızı "anlaşılamayan ulvi gerçekler" diye bir gizem perdesiyle süsleyince söyledikleriniz doğruya dönüşecek mi sandınız siz? Ancak rol yapan, toplum içindeyken "salak gözükmeyeyim de insanlar beni beğensin" bilinçaltıyla çoğunluğa uyan gerzekleri kandırırsınız, söylediklerinizin saçmalığı ise baki kalır. Neyin ne olduğunu sana apaçık deliller göstererek anlatıyoruz, akıllı ol.

    Şimdi yine pası Ramtha'dan alıp, bizim ak sakallı Mevlana'ya geçiyoruz. Ramtha "Her şey Tanrı'dır, cehennem yoktur, Tanrı kendisini niye cehenneme atsın ki?" demişti en son. Şimdi Mevlana'nın şu meşhur Mesnevi'sinde neler yumurtladığına bakıyoruz, şu 3 beyiti lütfen okuyun, burası önemli [30]:



    Ruh hastası manyak herif. Allah sizin belanızı versin.

    Okudunuz di mi?
  • Şeyh, Allah'ta yok olmuş yani Allah olmuş kişidir. Ve şeyhin ağzından çıkan söz, Allah'ın sözü olur Mevlana'ya göre, aynen bunları söyler yukarıdaki bölümde. Tüm sufiler de bunları söyler ya... Ve son satırda Mevlana bu durumu, Ramtha ile aynı şekilde açıklar: Şeyh Allah'tır, öyleyse şeyhin dua etmesi, Allah'ın dua etmesi gibidir. Şeyhin duası kabul olur, çünkü Allah kendi isteğini niye reddetsin?

    Sapık kere sapıklar sizi.

    Ulan bunları İslam diye millete kakaladığınız için şu an içimden size envai çeşit küfürler etmek geliyor ama kendimi frenlemem lazım, zira size en güzel cevabı yine Kuran veriyor. Şu ayeti lütfen okuyun, bu ayette Allah, Muhammed peygambere şunları söylemesini emreder:

    De ki: "Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlahınızın bir tek ilah olduğu bana vahyediliyor. O halde şaşıp sendelemeden O'na yönelin ve O'ndan af dileyin. Vay haline ortak koşanların! (Fussilet suresi, 6)

    Peygamberimize bile "Ben sadece sizin gibi bir insanım" denmesi emredilirken (çünkü kendisi de sadece bizim gibi bir insandır), bizim Mevlana gibi ne idüğü belirsiz sarıklı herifler Allah olduklarını ilan ediyorlar. İşte tasavvuf alçakgönüllülüğü ve tevazusuyla karşı karşıyayız. Kes sesini, sakın bana "ama orada demek istiyor ki..." diye başlayan uyduruk izahlarla gelme. Sus lan. Cümle bile kurma. Orada ne denmek istediğini gayet iyi biliyorum ki senin İslam zannettiğin bu pagan saçmalıklarının nereden geldiğini izah ediyorum sana deminden beri insan hayvanı seni. İçinde Arapça terimler geçen ezbere cevaplar verme bana adam ol. Şu kafanın içindeki sümüğümsü organını kullan biraz.

    Mevlana bir şeyhtir. Şeyhler, Tanrı parçası olduklarını fark etmiş ve ermiş yüce kişilerdir, tıpkı Matrix'teki Neo gibi yani. Neo da bizim bu sufi abiler gibi hamdır, pişer ve olur. İlk başlarda testleri geçemez, bulunduğu çatıdan karşı çatıya uçmayı beceremeyip rezil olur, fakat tekamül ettikçe "O" olduğunu anlar, yükselir ve ilahlaşır.

    Ve tabi ki Tanrıların bazı (!) ayrıcalıkları da vardır. Örneğin Mesnevi'deki şu hikayeye bakalım, biraz uzun olduğu için okumanıza gerek yok, açıklayacağım anlatılanları [31]:



    Mesnevi'nin bu sayfalarında anlatılan şudur: Şeyhin biri şarap içer, ardından tasavvufun yüceliğini anlamamış halktan birisi de şeyhin şarap içmesine karşı çıkar. Fakat tam da Mevlana'nın istediği sığır mürit profilinde olan başka birisi hemen olaya atlar ve özetle şunları söyler: "Sus senin ne haddine o ululara dil uzatmak. O şeyh koca bir Kızıl Deniz'dir, sense küçücük bir havuzsun. Kızıl Deniz bir şişe şarapla kirlenmez ama senin gibi bir havuz kirlenir."

    Yani şeyh koca bir derya olduğu için bir şişe şarap onu kirletmez, şarap şeyhe helaldir. Ama sıradan halk, yani Mevlana'nın deyimiyle "halden habersiz" avam ise sığ ve basit insanlardır, şarap ancak onlara haramdır. Tasavvufa göre üst insanların (havas) ve alt insanların (avam) Kuran'ı farklıdır demiştim size.

    Yine bir tasavvuf alçakgönüllülüğü ile karşı karşıyayız mına kodumun yerinde.

    Şimdi bak güzel kardeşim, bir adam şarap içer mi? İçer. Hatta isterse o şarabın şişesini götüne de sokar. Banane. Kendi meselesidir.

    Fakat bir adam, hele hele bunlar gibi İslam adı altında her boku yiyen pislikler şarap içip bir de "bu bana helaldir" derse orada sıkıntı vardır. Orada müdahale etmek, uyarmak gerekir. Zira şarap Kuran'da kesinlikle ve kesinlikle haramdır, sen eğer İslam adı altında Allahçılık oynayarak kendi kafana göre helaller haramlar koyarsan, hele hele bu pisliklerinle milletin aklını çelersen, orada sana dur derler. Şarap içen bir müslümanın kafa yapısı ancak ve ancak "günahı boynuma, Allah affetsin" olabilir, eğer "bu bana helal, içerim" diyorsa, tıpkı Kuran'da söylenen şu tipe dönüşür:

    Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? (Furkan suresi, 43)

    Şarap içip günah olduğunu bilen, kabul eden kişi yalnızca şarap içme günahını işler ve günahkar olur. Ama bu pislikler gibi şarap içip Tanrılığını ilan ettiği için şarabın kendisine "helal" olduğunu iddia eden tipler sadece şarap içme günahını değil, aynı zamanda en büyük günah olan "şirk"i, yani Allah'a ortak koşmayı da işler. Allah'a, kendisini ortak koşar. Müritleri ise bu herifleri Allah'a ortak etmiş olur.

    Eylem aynı eylemdir; şarap içmek. Fakat zihinde Allah'a karşı işlenen suç yüzünden, iki günahın boyutu çok farklıdır.

    Bu tıpkı estetik olarak beğendiğin bir heykele bakmakla, aynı heykele "bu Allah'ın bir temsilidir" manası yüklemek arasındaki fark gibidir. Birinde hiç günah yoktur, biri ise en büyük günahtır, Allah'a aracılar koymaktır.

    Fakat bunu "kardanadam puttur" diyen sığır oğlu sığır ilahiyatçılara anlatamazsın, zira bu adamların put anlayışı bile puttur. Kafalarındaki put imajı bile heykelden ibarettir. Oysa put esasen fikir olarak meydana gelir. Mekke müşriklerinin Allah'a aracı koyduğu putların isimleri Kuran'da söylenir, fakat bu putların heykel olup olmadıkları dahi söylenmez. Zira belki de bu putlar şimdilerin evliyaları, şeyhleri, hayali varlıkları gibi putlardı. Eğer bu putlar heykeldense bile, bu olay tamamen o heykele yüklenen anlamla ilgilidir, yani heykelin bir Tanrı parçası veya Tanrı'ya yaklaştırıcı unsur olduğunu iddia etmekle ilgilidir. Heykelin kendisi put olmak zorunda değildir. Bu dünya üzerinde yaşamış hiçbir insan bir heykel parçasına "aha bu Allah" diyecek kadar salak değildir, ancak bu Mevlana'lar gibi bir felsefe kurarak o putun Allah'ın parçası/temsili olduğuna inanırlar. İşte Kuran'da insanların uyarıldığı "Allah'a ortak koşma" suçu tam olarak budur.

    İsteyen istediğine inanabilir elbette, seçim sizin. Ahirette nasıl olsa görüşeceğiz.

    Şeyh, tıpkı Matrix'teki Neo gibidir, üst insandır. Hatta üst insan tanımı yetersizdir, insan bile değildir o, Tanrı'dır. Müritler ve diğerleri ise avamdır, Matrix'teki Tank ve Doser gibi henüz Tanrı olduğunu idrak edememiş alt varlıklardır, bunlar ayak işleriyle uğraşan hamallardır ve feda edilebilirler.

    Mesnevi'den devam ediyoruz, isteyen tamamını, isteyen sadece çerçeve içine aldığım kısmı okusun [32]:



    Mevlana burada müritlerine, "veli" adlı yüce kişilere karşı nasıl davranmaları gerektiğini tembih eder. Onların gözünü iyice korkutur, zira çerçeve içindeki bölümde de okuyacağınız üzere Allah demiş ki: "Veliler benim çocuklarım gibidir. Bu dünya gurbetinde işten güçten beridirler (muaftırlar)".

    Böyle bir Kuran ayeti yok tabi ki de.

    E o zaman Allah bunu nerede demiş, hangi kitaptan konuşuyorsun sen, diye soracak olursanız Mevlana'ya, kendisi zaten vahiy aldığını pek çok kez belirtmişti. Onların her sözleri Allah'ın sözüdür zaten, sorgulayamazsınız.

    Mevlana gibi yüce zatlar, "keşif" veya "ilham" yoluyla Allah'tan birtakım bilgiler alırlar. "Keşif" ve "ilham" diye iki söz uydurmuştur tasavvufçular, zira "vahiy" demeleri bizim müslüman cemaatinin tepkisini çekiyordu, onlar da bu sebeple "vahiy" ile aynı anlama gelen "keşif-ilham" laflarını uydurdular. Soracak olursan "keşif" ve "ilham" ile "vahiy" arasındaki fark nedir diye, sana süslü sözlerle ve uyduruk yorumlarla bir sürü izahta bulunurlar, onların saçmalıklarını buraya yazmayacağım kafanızda gereksiz bilgi yer etmesin diye. Ama keşif veya ilham demek, bu adamların jargonunda vahiy demektir. Bu budur.

    Tanrının çocukları, parçası olan Veliler, işten güçten beridirler Mevlana'ya göre. Şarap da içerler, ibadet de etmezler, onlar bizim gibi alt mahluklarla aynı kefeye konulacak varlıklar değillerdir.

    Peki bu elin sarıklı sakallı, hiçbir boka derman olmayan herifleri nasıl bunları iddia ederler? Nereden alırlar bu gücü?

    Tabi ki kandırdıkları sığır ve mürit sürüsünden alırlar. Tüm güçleri bu kandırılmış sığır sürüsünden gelir. Bak bu yazının altında Kuran ayetlerine zıt gitmek pahasına bu adamları savunan müslümanlar (!) göreceksin. Anla işte bu adamların nasıl böyle götleri kalkıyor, nasıl Allah'lık ilan edecek kadar ileri gidebiliyorlar.

    Yasin suresinin 74. ve 75. ayetlerinde şeyh-mürit ilişkisi anlatılır:

    "Kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler.

    Oysaki, o ilahlar bunlara yardım edemezler. Tam aksine, bunlar, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır."

    Ya son cümleyi bir daha oku lütfen: "Tam aksine, bunlar o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır"

    Uyduruk Mevlanaları, Yunusları siz yarattınız, hala da sahipleniyorsunuz. Siz onlara hizmet ediyorsunuz siz, onların size hayrı yok, hiçbir zaman da olmadı.

    Ama siz yıllardır Kuran'ı anlamadığınız Arapça dilinde okursanız, hele hele bunların söylendiği Yasin suresini gidip ölülerin arkasından okunan bir ritüel aracına dönüştürürseniz (ki Yasin suresi "bu kitap diriler içindir" lafının geçtiği tek suredir, ironiye bak) gider böyle sömürülürsünüz. Ne diyim, Allah İslam'ı ve dünyayı bu müslümanlardan korusun.

    Şimdi bakın Mevlana ile aynı dilden konuşan bir başkasını göstereceğim size, bu varlık bugün yüzbinlerce müride sahip. İsteyen şu video'ya baksın: http://www.facebook.com/video.php?v=10206322011589381





    Şeyh Nazım Kıbrısi'nin vekili olan bu ulu zat (!) diyor ki: "Bir kardeşimiz soruyor, sözlerinizin hangi kitaptan olduğunu söyleyebilir misiniz, diyor. Biz burada kitaptan konuşmuyoruz ki, şu kitaptan konuşuyorum diyeyim. Allah, peygamberlerine nasıl vahyederse, velisine de ilham eder."

    Şimdi buraya Mevlana öyküleri yazan Elif Şafak'ı getirin. Bu adamı görünce "ıyy" diyecektir. Sebep? Oysa Mevlana ile birebir aynı şeyi söylüyor bu adam.

    Şimdi buraya Mevlana'yı sırf toplumun dayatmaları yüzünden savunan ortalama bir Türk müslümanını getirin. Bu adamı görünce "ıyy" diyecektir. E sebep? Mevlana ile aynı şeyi söylüyor bu adam.

    Şimdi buraya şu spiritüalist derneklerdeki kısa boyalı saçları olan ablaları getirin. Onlar da bu adamı görünce "ıyy" diyecektir. Niye ki? Mevlana ile aynı şeyi söylemiyor mu bu adam güzel kardeşim?

    Mevlana bu adamın aynısıdır, Mevlana'nın bu adamdan tek farkı daha iyi şiir yazabiliyor olmasıdır. Mevlana'nın da böyle müritleri vardır ve onlara "ben de peygamberler gibi Allah'tan ilhamla, keşifle bilgiler alıyorum" der. Sana Mevlana'nın kitaplarındaki yukarıda gösterdiğim bölümleri okumuş olman bile bunu bilmen için yeterlidir. Mevlana da aynı bu adamlar gibi "şeyhler/veliler vahiy alır" der. Mevlana o uyduruk kitaplarında "Tanrı şöyle şöyle dedi" diye yazar, fakat hiçbir kitapta yazmaz Tanrı'nın öyle dediği, zira o sözler Mevlana'ya Tanrı tarafından bildirilir!

    Allah ise Kuran'da uyarır:

    "Yalan düzüp Allah'a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde "Bana vahyedildi" diyen kişi ile, "Allah'ın ayet indirdiği gibi ben de indireceğim" diyen kimseden daha zalim kim vardır! ..." (Enam suresi 93. ayetten)

    Bu şirin ve ponpon görünümlü tasavvuf öyle bir pisliktir ki kaz kaz bitiremezsin. Ama yine de kazmaya devam edeceğiz, maksat Allah'ın rızasını kazanmak. Tasavvufun 12-13. yüzyıllarda yaşamış olan bir diğer ağır topu, İbn Arabi'dir. Kendisi Endülüslüdür ve bu tasavvuf inancının şekillenmesinde en çok payı bulunanlardandır.

    İbn Arabi'nin en önemli eseri "Fusüsül Hikem"dir. Fusüsül Hikem, bu Arabi denen arkadaşa verilmiştir (!). Durumu, kitabın önsözünü okuyarak İbn Arabi'nin kendisinden öğrenelim [33]:




    Evet, bizim Arabi, Muhammed peygamberi rüyasında görür ve peygamberimiz bu Arabi'ye Fusüsül Hikem'i verir ve "Hadi bu ulvi gerçekleri halka anlat" der.

    Bu, İsa'yı gören Pavlus'un aynısı değil midir güzel kardeşim?

    Ne tesadüftür ki Arabi'nin kitabında da yine tüm varlığın bir olduğunu, Allah'ın her şey olduğunu, veliler ile sıradan halkın Kuran'larının farklı olduğunu ve daha nice saçmalıkları öğreniriz. Ki bunlar Kuran'da olmayan, hatta Kuran'ın tam tersini söylediği iddialardır. Arabi'nin dili diğerlerinden biraz daha ağırdır, ben her şeyi elimden geldiğince sade bir şekilde açıklayacağım ama yine de isteyen okusun diye fotoğrafları da ekleyeceğim.

    Arabi'ye göre gerçek bilgiye ulaşmanın tek yolu "keşif" ve "ilham"dır. Peygambere gelene "vahiy" dendiği için, Arabi gibi şeyh veya velilere gelene de "keşif" ve "ilham" dendiğini, bu sayede de müslüman cemaatinin "noluyo lan?" tepkisinden kıvrak bir bilek hareketiyle sıyrıldıklarını söylemiştim. Şimdi Füsusul Hikem'in şu bölümüne bir bakalım, altını çizdiğim cümleleri lütfen oku [34]:



    Bu paragraf var ya, koca bir tarihin ve müslümanların içinde bulunduğu sefaletin özetidir. Nasılını anlatacağım.

    Bu bölümde Arabi, Kuran'la alakası olmayan saçmalıkları dizer de dizer ve bunları "gerçek bilgi" diye kakalar. Neden? Çünkü ona göre gerçeğe ulaşmanın tek yolu "keşif" ve "ilham"dır. Akıl ve düşünce ile gerçek bilgiye hiçbir zaman ulaşılamaz. E "keşif" ve "ilham" denilen olay da sadece Arabi gibi seçilmiş kullara, yani Tanrı parçası olduğunu idrak etmiş şeyhlere nasip olduğu için, gerçeği sadece şeyhlerden öğrenebiliriz. Akıl yoluyla veya düşünce yoluyla gerçek bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Akletmek ve düşünmek boş işlerdir, ancak avamın uğraşacağı işlerdir. Veliler ise bilgiyi ilk kaynaktan, yani Allah'tan alan yüce kimselerdir.

    Arabi'nin şu sayfada anlattıkları bunlardır ki aynı saçmalıkları kitabının çoğu bölümünde tekrarlar.

    İbn Arabi 12-13. yüzyıllarda yaşamıştır. Mevlana ve Yunus gibi birçok ismi günümüze ulaşmış sufi de 13. yüzyılda yaşamıştır. 13. yüzyıl tasavvufun altın çağıdır. Bu tarihlerde İslam coğrafyasının her yerini dergahlar kaplayıvermiştir. Ve ne tesadüftür ki müslümanların bilimde ve üretimde dünyanın çok önünde olduğu "İslamın Altın Çağı" denilen o refah dönemleri de 13. yüzyılda biter. Sebep?

    Sebebi işte yukarıdaki paçavrada yazıyor.

    Akıl yoluyla, düşünceyle hiçbir şey elde edemezsin. Gerçek bilgi sadece şeyhten gelir, çünkü şeyh Allah'a bağlıdır, hatta Allah'ın vücut bulmuş halidir. Sen bu dünya işlerini bırak, gel şeyhine bağlan ve kurtul.

    Müslümanların içinde bulundukları hâlin en büyük sebebi, işte bu adamlardır. Tasavvuftur.

    Bu adamlar hem müslümanlarda o döneme kadar yer alan bilim yapma, araştırma, sorgulama kültürünü yıkmıştır, hem de onun yerine "şeyhe teslim olmayı" öğütleyen uyuşuk ve iğrenç bir inanç sistemi inşa etmiştir.

    Müslümanlar özellikle 9-13. yüzyıllar arasında, matematikle, tıpla, astronomi ve coğrafyayla uğraşan sayısız bilim adamı çıkardılar, bu alanlarda sayısız eserler verdiler. Yani o meşhur Haçlı Seferleri boş yere olmadı, müslümanlar 13. yüzyıla kadar baya baya bir ilerideydi. Fakat ne zaman ki "bu dünya boştur, her şeyini terk et, benliğini terk et" laflarıyla milletin beynini uyuşturan bu adamlar gücü ve kudreti ellerine geçirdiler, çoğunluk üstünde söz sahibi oldular, işte o zaman müslümanlar patır patır dökülmeye başladılar. Müslümanların 13. yüzyıldan önce ve sonra çıkardığı bilim adamlarını bir mukayese edin. 13. yüzyıldan önce matematikçisi, filozofu, tıpçısı cirit atarken, 13. yüzyıldan sonra müslümanların çıkardıkları "alim"lerin birçoğu hiçbir halta merhem olmayan "din adamları"dır. Sebep? Sebebi işte bu yazıda. Uyanın güzel kardeşim, Allah rızası için uyanın. Size "mübarek" diye kakalanan adamlar şeytanın ta kendileridir. Sizin hem bu dünyanızı, hem de ahiretinizi mahvediyor bunlar. Ve sanmayın ki bunlar sadece eskide yaşamış, ölüp gitmiş heriflerdir, tabi ki ölüp gittiler fakat etkileri bugün tüm şiddetiyle devam ediyor.

    Tasavvufun önemli ve etkili bir kolu olan Nakşibendiliğe girmenin 4 şartı vardır: Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk. Hey babam hey.

    Yani: Bu dünyayı terk, ahireti terk, benliği terk, terk etmeyi de terk.

    Sonuncusuna hastayım esas, hani terk ediyon ediyon, sonra öyle aydınlanıyosun, öyle ulvileşiyorsun ki, "lan bu ne bee" deyip terk etmeyi de terk ediyosun. Ehehe. Sırf laf anasını satayım.

    Kuran'da bu dünyayı terk etmek var mıdır güzel kardeşim?

    Bak bakalım Kuran'a göre ne vardır, lütfen şu ayetleri tek tek okuyun:

    "Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur." (Necm 39)

    "O halde, bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul!" (İnşirah 7)

    Kuran, her fırsatta çalışmayı ve üretmeyi emreder. Dünyayı, çalışmayı, nimetleri terk etmeyi asla öğütlemez. Hatta Kuran'ın vadettiği cennet bile bir "nimet" yeridir, nimete sırt dönme veya Allah ile bir olma yeri değil.

    Bu tarikatlar ve tasavvuf şeyhleri sürekli nafile ibadetleri emretmiş, insanlara dergaha kapanıp hababam zikir çekmeyi nasihat etmiştir. Allah'ı zikretmeyi (anmayı) emreden ayetleri de kendi sapık inançlarına alet etmişlerdir. Tasavvufa göre bu dünya boştur, dünya nimeti pistir, o sebeple sadece oturup Allah Allah diyerek nimetlerden uzak durmak, arınmak gereklidir. Peki Kuran ne der? Bak, Kuran'da cuma namazı bile (ki önemli bir namazdır) şöyle anlatılır:

    "Namaz kılınınca hemen yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın! Allah'ı çok anın ki, kurtuluşa erebilesiniz." (Cumua suresi 10)

    Namazını bitirir bitirmez hemen çalışmaya devam et diyor Allah. Allah'ın emrettiği hem çalışmak, hem ibadet etmektir. Allah öyle keşişler gibi çileci bir hayat çekmeyi veya dergahlara kapanıp zikirler çekmeyi emretmez. Müslümanlar ne zaman böyle bir hayat tarzına yöneldiler, zirveden dibe çöktüler. Ne zaman dünya nimetini düşman olarak gördüler, ne zaman çalışmak yerine dünyadan soyutlanmayı seçtiler, ne zaman Arabi efendinin söylediği gibi aklı ve düşünceyi küçümsediler, ne zaman bilim ve teknolojiye bu adamlar vesilesiyle düşman kesildiler, işte o zaman "kafir" dedikleri adamlar bunların sırtına bindi. Suçlu kim? Müslümanların ta kendisi.

    13. yüzyıla kadar Ebu Kamil Şuca'sından tut, Biruni'sine, Battani'sinden tut Harezmi'sine saymakla bitiremeyeceğin kadar bilim adamı çıkıyor müslümanlardan. Sırf 1077-1231 yılları arasında var olan bir Türk ve Müslüman devleti olan Harzemşahlar bile patır patır bilim adamı yetiştiriyor, hatta Harzemşahların birçok şehri hem bilim, hem de sanat merkezi o yıllarda, Ve müslüman coğrafyasındaki bu tür şehirlerin sayısı Avrupa'yla kıyaslanamayacak kadar fazla. Zira müslümanların kültüründe bilim öğrenmek, sanat icra etmek saygın mesleklerdi, takdir edilirdi. Zira Kuran ön plandaydı, Allah'ın yaratışını ve düzenini incelemeyi, çalışmayı, üretmeyi, ilim öğrenmeyi emreden ayetler bu kültürün mimarıydı. Ki yaratıcının sanatını incelemek ve bu sayede insanlara faydalı olmak, sadece müslümanların değil, Newton gibi birçok Hristiyan bilim adamının da en büyük motivasyon kaynağı olmuştur, bu çok ama çok etkili itici bir kuvvettir, asla küçümsemeyin. Fakat işte bu Arabi gibi aklı ve düşünceyi küçümseyen, Mevlana gibi her şeyi terk etmeyi öğütleyen şeyh bozuntuları çoğunluğa söz geçirmeye başlayınca, artık kültür; bilim öğrenmek yerine dergaha kapanmak oldu. Zira sufilere göre ilim öğrenmek, ancak keşif ve ilham ile mümkündü! İnsanların içindeki o büyük iman duygusu, o büyük itici kuvvet, işte böyle bir kanalizasyon çukuruna yönlendirilmiş oldu.

    Arabi -ki kendisi çok etkili bir sufiydi, söylemiştik- bakın neler yumurtluyor o Fusüsul Hikem denen kahrolasıca kitabında [35]:



    Arabi yine anlattığı saçmalıkları Allah'tan "keşif" yoluyla aldığını söyler. Ve düşük seviyeli kimselerin, kendilerine keşif yoluyla gelen bu bilgileri anlayamayacağını söyleyerek "cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" der. Kısacası, bu şeyh bozuntularına inanmıyorsan, sen cahilsin, zira cehaletin ve bilginliğin kriteri akıl yoluyla ilim-bilim öğrenmek değil, "keşif"tir. Arabi bu sebeple alimleri de sürekli kötüler, yerin dibine sokar, zira onlar akıl ve düşünce yoluyla bir şeyler elde etmeye çalışan düşük seviyeli kimselerdir. Devam ediyoruz [36]:



    Arabi burada yine insanları havas-avam olarak ikiye ayırır. Avam sığırdır. Havas ise keşif yoluyla Allah'tan bilgi alan ulu zatlardır. Bu bilgiler sayesinde havas, Kuran'da "gizlenen" ve esas söylenmek istenen mesajı alır, düşük seviyeli avam ise Kuran'daki bu sırları anlayamaz. Bu ne demek biliyor musunuz? "Bizim Kuran'ımız başka, sizin Kuran'ınız başka" demek. Ha bu arada Kuran "apaçık bir kitap" olduğunu iddia eder ama önemli değil.

    Peki Arabi'ye göre Kuran'daki sırları sadece keşif ehli bu yüce şeyhler anlıyorsa ve avamın Kuran'dan anlayabilecekleri sınırlıysa, bu başka ne anlama geliyor, bir düşün bakalım...

    Bu, şu demektir güzel kardeşim: Kuran'ı okuma! Okusan da anlayamazsın, onun yerine şeyhine bağlan, zira o senin anlayamadıklarını anlıyor Kuran'dan. Sen okursan ya birazını anlayacaksın, ya da yanlış anlayacaksın, sen Arabi gibi yüce zatları dinle.

    Ve bu sayede şeyhlerin doğruları müritlere öğretilir, bu öğretilenler günümüze gelenek yoluyla aktarılır ve ortaya çıkan bu şeyh, veli, zart zurt dininin adı İslam olur. Müslümanların bugünkü hali de ortadadır.

    Peki Kuran'ı herkes aynı ölçüde mi anlar? Hayır, tabi ki de kimisi kimisinden fazla şey anlayabilir. Örneğin Ankebut suresinin şu ayetini bir oku:

    Allah'ın berisinden veliler edinenlerin durumu, bir ev edinen dişi örümceğin durumuna benzer. Ve evlerin en güvensizi elbette ki dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi! (Ankebut 41)

    Allah, dişi karadul örümceğinin çiftleşmeden sonra eşini yemesi üzerinden bir benzetme yapar. Allan'tan başka "veli" (dost) edinenlerin durumunu, dişi karadulun ev edinmesine benzetir. Zira tıpkı o yuvada karadulun çiftini yemesi gibi, Allah'tan başka veli edinme inancı da bu insanların dünyasını ve ahiretini yer bitirir. Birkaç ayet sonra da Allah, karadul örümceği ile verdiği örnek için şu ifadeyi kullanır:

    Bunlar bizim, insanlara vermekte olduğumuz örneklerdir ki ilim sahiplerinden başkası onlara akıl erdiremez. (Ankebut 43)

    Bu karadul analojisini herkesin anlayamayacağını, bunu bilmek için "ilim sahibi" olmak gerektiğini bildiriyor Allah. İşte aynı bunun gibi, "ilim sahibi" kişiler elbette başkalarının anlayamadıklarını anlayabilir Kuran'dan. Peki bu "şeyh" veya "veli" inancına bir delil midir? Bu mana aleminde uçup kaçtığını iddia eden elemanların üst insan olduklarına bir delil midir? Bu adamların hesapta Kuran'ın esas söylemek istediklerini anlayabilen yüce varlıklar olduklarına bir delil midir? Tam tersine, bu kişilerin yalancı olduklarına bir delildir bu ayetler. Sana örnek olarak verdiğim şu ayette bile "Allah'tan başka veli edinme" inancı yerin dibine sokuluyor.

    Neyse, Arabi efendiden devam edelim. Tasavvuf şeyhleri bilgiyi ilk kaynaktan, yani Allah'tan aldıkları için, onlara Kuran'ın gizli sırları, bir başka deyişle güncel versiyonları inmektedir. Yani Kuran, sıradan halkın anlaması içindir, sen esas hakikata ulaşmak için şeyhini dinlemelisin. Bak ne diyor Arabi abi [37]:



    Bu Arabi'nin söylediği "Kuran, avamın akıl seviyesine göre indi, fakat ondaki gizli sırları ancak biz keşif ehli anlarız" lafının aynı anlama gelenini farklı kelimelerle günümüz ruhçuları da söyler. Onların iddiasına göre de kutsal kitaplar o dönemki insanların bilinç seviyesine göre inmiştir, fakat artık insanoğlu tekamül edip başka bir boyuta geçtiği için yeni bilgiler üst boyut varlıklarından seçilmiş kimselere iner. Tamamen aynı senaryo. Bu sufiler ile spiritüalistlerin jargonları dışında hiçbir farkları yoktur. Birinin kafası sarıklıdır, ötekinin vakslı, gerisi aynı

    Arabi tüm kitabı boyunca Kuran ayetlerine mecazi anlamlar yükler, zira bunları sadece onun gibi ulu bir zat anlayabilir. Bu sayede Kuran'dan bambaşka bir kitap çıkarmış olur. Arabi'nin "ancak keşif ehli arifler anlar" dediği o sırlar ve anlamlar nedir peki? [38]



    "Tek varlıktan başka varlık yoktur"

    Geldik mi yine bizim meşhur panteizme. Adamlar Kuran'daki "Allah'tan başka ilah yoktur" sözünü, "Allah'tan başka varlık yoktur"a dönüştürüyorlar ve son satırda da görebileceğiniz üzere bunun sadece seçkin kişiler tarafından anlaşılabilen ulvi bir gerçek olduğu masalıyla insanlara kakalıyorlar. Bir sonraki sayfadan devam ediyoruz [39]:



    Burada Arabi efendi yine arifin (gönül gözü açık kimse) kendisinde Allah'ı bulacağını, çünkü arif ile Allah'ın kimliğinin bir olduğunu, hatta aynı varlık olduklarını yumurtluyor. Ne Mevlana'dan, ne günümüz spiritüalistlerinden, ne de Hinduizm'in Upanişad'larından farklı bir şey söylüyor kendisi. Aynı terane, daha İslami bir jargonla millete yediriliyor.

    Arabi'yle ilgili buraya kadar anlattıklarım genellikle müslümanların sefaletine yol açan saçmalıklarıydı. Şimdi hem müslümanların hem de insanlığın sefaletine yol açan kısmına gelelim. "Allah'tan başka varlık yoktur" öğretisinin yine nelere yol açtığını göreceğiz.

    Size bir soru, eğer her şey Allah ise, öyleyse putperestlik denen olay neden yanlış olsun? Yahu adam o putta her şeyde var olan Allah'ı görüyorsa eğer, bunun nesi yanlış olabilir? Panteist/Panenteist bakış açısına ve tasavvufa göre bu tarz bir putperestlik yanlış değil, tam aksine doğru olandır. Şimdi konuyla ilgili olarak Arabi'nin Fusüsul Hikem'ine geri dönelim.

    Arabi, Musa peygamberin başına gelen ve Kuran'da da anlatılan bazı olayların bize iç yüzünü (!) anlatır. Arabi'nin kaynağı o kadar sağlamdır ki, o kadar olur hacı. Arabi bu bilgileri, direkt Musa peygamberden aldığını söyler ehehe, hemen altını çizdiğim cümleye bakınız [40]:



    Musa ile mana aleminde görüşen Arabi'miz, şimdi alt insanların (avam) seviyesinde inen Kuran'da anlatılmayan o ulvi hakikatleri anlatacakmış bize. Zira bunları Musa ile mana aleminde görüşüp öğrenmiş. Kitabı okurken dayanamayıp kenarına ben yazmıştım o YUH'u. Yani bakmayın burada ehehe mehehe diye anlattığıma bu konuları, bu adamların saçmalıklarını okurken az küfürler etmedim amına koyim. He bundan da şüpheniz yoktur zaten ehehe.

    Neyse, Kuran'da Musa hakkında anlatılanlardan biri şudur: Musa 40 geceliğine İsrailoğullarını bırakır ve döndüğünde onları altın bir buzağı heykeline tapınırken bulur. Gerekçe ise bu altın buzağı heykelinin böğürebilmesidir. Bu böğüren altın buzağı heykelini yapan ise İsrailoğulları'ndaki Samiri adında bir elemandır.

    Şimdi Arabi'nin Musa'dan aldığı bilgiler eşliğinde (ehehe) bu ayetleri nasıl yorumladığına bakalım [41]:



    Musa, Samiri'ye "Ey Samiri, maksadın nedir?" diye sorar Taha suresi 95. ayette.

    Her akıl fikir sahibi insanın anlayacağı üzere Musa'nın Samiri'ye bu soruyu sormasının sebebi, Samiri'nin altın bir buzağı heykelini ilah edinmesi ve insanları putperestliğe teşvik etmesidir. Fakat yukarıda da göreceğiniz üzere Arabi'ye göre Musa'nın "Maksadın ne ey Samiri?" demesinin sebebi şuymuş: "Neden bu heykeli yapmak için milletinin altınlarını topladın?". Yahu güzel kardeşim, Musa dediğimiz kişi bir peygamber ve 40 günlüğüne bıraktığı toplumunu geri döndüğünde putperest bir halde buluyor, çok da umrundaydı altınlar. Peki Arabi, neden böyle yorumlar bu ayeti? Çünkü ona göre her şey zaten Allah olduğu için, gidip de özellikle altından bir put yapıp ona "Allah" demenin manası yoktur. Tüm mesele budur! Arabi'ye göre Musa'nın kızdığı şey de budur. Yani her şey Allah zaten, neden sen gidip insanların altınlarını toplayıp özellikle bir Allah heykeli yapıyorsun?

    Devam ediyoruz [42]:



    Taha suresi 97. ayette görürüz ki Musa, buzağı putu yapan Samiri'ye kızar ve "Yaptığın ilahına bak" der. Fakat İbn Arabi yukarıdaki satırlarda bu ayeti şöyle deforme eder, güncel bir Türkçe'yle yazdıklarını sadeleştiriyorum: Musa, Samiri'ye kızarken bile altın buzağı heykelini kastederek "yaptığın İlah'ına bak" der, yani Musa o heykel için "ilah" ifadesini kullanır, çünkü Musa o heykelin de Allah'ın bir tecellisi (görüntüsü) olduğunu bilir. Altını çizdiğim bölümde aynen bunları söyler Arabi.

    Sapık olum bu adamlar. Musa'yı bile putperest yaptı herif. Yahu Musa tabi ki de "İlah'ın" diyecek o buzağı heykeli için, zira Samiri'nin dünyasında o heykel bir ilah. Yani Kuran'da "Allah katında din İslam'dır" ifadesi de geçer, fakat Allah daha sonra Kafirun suresinde bize "Sizin dininiz size, benim dinim bana" demeyi emreder. E peki, biz tek din İslam olmasına rağmen başkalarının inancını "din" diye tanımladığımız için o dini de mi kabul etmiş olduk şimdi? Yahu geçerliliği olmasa da o da bir din, adına Speedy Gonzales diyecek halimiz yok. Aynı şekilde Musa da elbette "ilahın" der o heykele, hatta Allah bile Kuran'da "Allah'tan başka ilah yoktur" der. Böyle demekle onların da birer ilah olduklarını söylemiş olmaz Allah da, Musa da... Fakat siz kendi pagan inancınızı Kuran'a yerleştirmeye kararlı bir ruh hastasıysanız, "işte bunlar bana inen gizli hakikatler, ariflerden başkası anlayamaaaz hohooo" şeklinde yalandan bir gizem perdesiyle kıvıra kıvıra bu hale getirirsiniz ayetleri.

    Birkaç sayfa sonradan devam ediyoruz [43]



    Buralarda da Arabi, az önce ayetleri deforme ederken anlatmaya çalıştığı şeyleri patır patır söyler. "Kemal ehli arif", Allah'ın her şeyde olduğunu bilen kimseymiş ve bu kimselerin heykele, yıldıza, ağaca, herhangi bir varlığa "Allah" demelerinde bir sakınca yokmuş. Arabi'ye göre eğer "taklit" yoluyla bir puta Allah derseniz ha işte o yanlışmış, fakat o putta Allah'ın var olduğunu bilen ulvi bir insansanız, bunların jargonunda "kemal ehli arif" iseniz gerçek iman buymuş. Ve hatta bir sonraki sayfada göreceğiniz üzere [44]:



    Eğer Allah'ın her şeyde var olduğunu bilmeyen biriyseniz siz Allah'ın cahiliymişsiniz Arabi hazretlerine göre.

    Valla sırf İhlas suresi bile Allah'ın eşi, benzeri ve dengi olmadığını söyleyerek, zaten yaratıcı ve yaratılan ayrımını keskin çizgilerle yapar. Sizin Plotinus'un Sudur'undan arak "Her şey Allah" inancınızdan eser yoktur Kuran'da güzel kardeşim.

    Şimdi pası Arabi'den alıp günümüzdeki bir Mevlanasever teyzeye çeviriyoruz kameralarımızı. Şu video'nun ilk dakikasını isteyen seyretsin.





    Cemalnur Sargut isimli bu ablamız bir tasavvufçu/ruhçudur, çıktığı her programda "Mevlana hazretleri, aşk, sevgi, Allah, Mevlana, aşk, hazret, hatta bir daha hazret" kelimelerini shuffle'a alarak sevgi pıtırcıklığı yapar. Bu teletabi ablamız Trt 1'deki bir programda bir Hindu mabedini ziyaret edişini ve orada fil kafalı Tanrı'ya tapınan insanların yaptıklarını anlatır. Mevlana'sının izinden giden Cemalnur Sargut ablamız aynen şunları söyler yukarıdaki video'da, lütfen okuyun: "Ben böyle bir saygı, böyle bir hürmet görmedim. Sanki oradaki heykeli yıkamıyorlar da, karşılarında Allah var, Allah'ı yıkıyorlar. Şimdi bu insanların taşa tapmaları mümkün mü? Hayır. Aslında onlar o taştaki hakikate, yani her yerden tecelli eden Allah'a tapıyorlar"

    Dediklerinin Arabi'den herhangi bir farkı var mı?

    Bu lafları duyan programın sunucusu Gülben Ergen de sanki hayatın sırrıyla karşılaşmış gibi koca koca gözler ve "waooww" nidaları eşliğinde ufak çaplı bir aydınlanma yaşar.

    Ve elbette Cemalnur ablamız bunları doğruymuş gibi pazarlayarak anlatır. Kendisi bir de video'nun başında güvenilirliğini arttırmak için Mevlana'dan bir alıntı yapar (aman ne güzel bir kaynak). "Mevlana'nın da dediği gibi tüm dinlerin özünde Ya Rab sesi vardır" diyerek, panteizmi İslam diye kakalar. Kuran'da yasak edilen, adına şirk denilen şey de tam olarak bu Cemalnur'un anlattığı şeydir işte. Yoksa hiçbir insan evladı bir taş parçasına Allah diyecek kadar gerizekalı değildir, orada hemfikiriz. Her putperest o taşın, heykelin veya x'in sembolize ettiği güce, yani Allah'a tapınır. Allah ise böyle yollara gerek duymaz, Allah'la doğrudan irtibat kurun, aracılar edinmeyin der. Kuran'da insanları bu konu hakkında defalarca uyarır. Zira hiçbir varlıkta Allah'ın tecellisi, Allah'ın bir parçası, zerresi falan yoktur. Allah yaratandır, geri kalanlar ise yaratılmıştır.

    Şimdi, Cemalnur Sargut'un söyledikleri Kuran'a uygun mudur? Tabi ki hayır. Hatta Kuran, Cemalnur'un söylediklerinin tam zıttını söyler.

    Peki, Cemalnur Sargut'un söyledikleri tasavvufa uygun mudur? Evet, kendisi tamamen tasavvuf inancına uygun şeyler söyler, bunlar sadece kendisinin düşünceleri falan değildir.

    Cemalnur Sargut'un söylediği bu "aslında onlar taşa tapmeeyo, o taşta Allah'ın tecellisini görüp ona tapıyollaaa" sözleri Mevlana'nın ve Arabi'nin söylediklerinin tamamen aynısıdır. Tamamen.

    Arabi'nin Musa ile ilgili anlattıklarıyla, Cemalnur'un bu anlattıklarını kıyaslayın, arada zerre kadar fark yoktur. Ve bu Arabi'ler, Mevlana'lar, Hallac'lar, 1000 küsür yıldır panteizmi İslam diye kakalamaktadır. Piyasada İslam diye dolaşan bu tasavvuf dininin; Hinduizm ile, Budizm ile, New Age ve Spiritüalizm ile neredeyse hiçbir farkı yoktur. Farkları sadece teferruatlardadır, fakat temel felsefeleri olan "tümtanrıcılık", yani "panteizm" aynıdır. Diğer ortak paydalarını ise yazının devamında anlatacağım inşallah ki bir kısmını laf arasında anlattım zaten.

    Şimdi şu Arabi denen adama bir daha döneceğiz, ağır dilinden dolayı Arabi'yle ilgili yazdıklarım size biraz sıkıcı gelmiş olabilir ama sabredin ve okuyun, bu hayata gelmemizin bir anlamı var.

    Hatırlarsanız Arabi efendi en son Musa'yla mana aleminde görüşüp bazı bilgiler almıştı ehehe, burdan oraya çok yazmamıştır inşallah. Arabi yine Musa'nın başından geçen bazı olayların iç yüzünü, aldığı bu bilgiler sayesinde kitabında anlatır. Hallac-ı Mansur'un Firavun'u övmesi gibi, Arabi de Firavun övücülüğü yapar. Tabi bu kimseler çok ulu zatlar oldukları için bizim beynimiz onların ne demek istediklerini algılayamaz, nöronlarımız yetmez hacı. Onlar muhakkak "öyle demek istemiyor"dur ve muhakkak biz yanlış anlıyoruzdur, ama yine de o kısıtlı zekamızla şöyle bir bakalım yüce Arabi'nin neler anlattığına [45]:



    Kuran'a göre Musa, Firavun'un karşısına çıkar ve Firavun'u İslam'a, yani Allah'ın bir olduğuna inanmaya davet eder. Musa ile Firavun arasında birtakım konuşmalar gerçekleşir. Fakat Arabi'ye göre Musa ve Firavun çok bilgin kişiler oldukları için ve etraflarında da onları seyreden düşük seviyeli bir halk olduğu için, Musa ve Firavun bilerek halk dilinde konuşmuşlardır. Yani Musa ile Firavun çok başka hakikatler konuşmak istiyorlar aslında ama sığır halk da anlasın diye maalesef bazı şeyleri tam olarak söylemiyorlar, sadece ima ediyorlar. E peki Kuran da bu avamın dilinde olduğuna göre, bize Musa ile Firavun'un açık seçik konuşamadığı esas hakikatleri kim açıklayacak? Tatatataaam tabi ki Arabi hazretleri.

    Arabi'ye göre Firavun da Allah'tan bir parçadır, bunu Fusüsul Hikem'in birçok bölümünde söyler [46].



    Yani "her şey Allah'tır" öğretisine göre bu kaçınılmazdır zaten. Zira her şey Allah'sa eğer; adam öldüren, tecavüz eden, diktatör firavun da Allah'tır elbette.

    Kuran'ın Şuara suresinin 29. ayetinde ilahlık taslayan Firavun, Musa'ya şöyle der: "Benden başka ilah edinirsen, yemin olsun seni zındanlıklar arasına atarım."

    Arabi ise mana katından aldığı bilgilerle "ya firavun orda şöyle demek istedi" diyerek Kuran'ı yeniden yazar, bakınız [47]:



    Bu paragrafta Arabi "bunun asıl manası şudur" diye başlar söze ve sonra alenen Kuran'ı yeniden yazar, kafasından konuşmalar uydurur Firavun ve Musa'ya. Kendisine göre Musa, Firavun'a "Varlık birdir" der ve Musa'nın Firavunu davet ettiği din "varlığın birliği" (vahdeti vücud) dinidir. Düşük seviyeli insanlar için indirilmiş olan Kuran'da söylendiği gibi "Allah birdir" demek istemez yani Musa. Musa'nın asıl demek istediği şudur: "Allah birdir ve her şey Allah'tır, dolayısıyla her şey birdir"



    Ardından Arabi'ye göre Allah'ın bir parçası olan Firavun cehennemden kurtulur [48], zira Allah nasıl kendini cehenneme atsın ki? İyi okuyun şurayı iyi okuyun, binbir türlü laf kıvırmalarla adam Firavun'u cennetlik ilan ediyor, sonra da başımıza kural koyucu İslam alimi oluyor bu zerzevatlar. Arabi'nin şizofrenik hayal dünyasına göre Musa ve Firavun kendi aralarında "varlığın birliği" hususunda anlaşıyor, onları izleyen halk bunu anlamasa da, Firavun da varlığın birliğine inandığı için cehennem azabından kurtuluyor.

    Oysa Kuran'da Firavun için şu denir: "Sabah-akşam, ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de şöyle denir: "Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!"" (Mümin suresi, 46. ayet)

    Tabi Arabi, binbir türlü laf kıvırmalarla ve bu ayetlerde söylenenlere mecazi anlamlar yükleyerek bu ayetleri geçersiz kılar. Zira kendisi bu ayetlerin esas söylemek istediklerini (!) bize mana katından aldığı bilgilerle aktarır. Yani Arabi'nin Fusüsul Hikem'i > Kuran.

    Şimdi, insanlara bazı meseleleri soyut kavramlar üzerinden anlattığında bunun önemini yeterince idrak edemiyorlar. Ancak o söylenen olay somut bir şekilde başına geldiğinde veya soyut kavramlarla anlatmaya çalıştığınız o olayın sonuçlarını bir şekilde gözleriyle gördüğünde işin önemini fark edip tepki gösterebiliyorlar. Şimdi o sebeple, bu adamların İblis'i ve Firavun'u övmeleri ne demektir, işin ciddiyeti nedir, bunları size daha net bir şekilde anlatmam lazım.

    Arabi'nin Firavun'u övmesi veya Hallac-ı Mansur'un İblis'i övmesi, öyle başına boynuzlu taç takıp, eline de üç dişli mızrak oyuncağı alarak şeytan kılığında partiye katılan Selin'in yaptığı gibi laylaylom bir mevzu değildir. Selin'in yaptığına güler geçersin veya "hay amına koduğumun salağı" dersin ama yine geçersin, fakat gelgelelim bu adamların İblis'i ve Firavun'u övmeleri tam bir şeytanlıktır, ciddidir.

    İblis ve Firavun, kötülükte en ileri giden yaratıklardandır. Yukarıda Firavun'un akıbetiyle ilgili ayeti okudunuz, Allah cehennem azabının en şiddetlisine layık görüyor Firavun'u, zira yaptığı kötülükler maksimum düzeyde. Buradan şunu anla: İblis'i ve Firavun'u övmek, kötülükleri övmektir. Zira İblis de Firavun da Kuran'da yaptıkları kötülüklerle anılan ve lanetlenen yaratıklardır. İblis ve Firavun bir yerde "kötülük" demektir. Bu adamların İblis'i ve Firavun'u yüceltmelerinin tek sebebi kötülükleri yüceltmek istemeleridir. Zira ruhçuluk ve tasavvuf inancına göre "kötülük" dediğimiz şey yoktur, çünkü her şey Allah'tır ve Allah zaten apriori olarak iyidir. Her şey Allah'ın bir parçasıysa bu durumda nasıl kötülük var olabilir? İşte İblis'in ve Firavun'un yaptığı ve bizim de adına "kötülük" dediğimiz bu şeyler, ruhçuluk/tasavvuf inancına göre insanların ruhani evrimine katkı sağlayan, Allah ile bir olma sürecini hızlandıran "olumlu" şeylerdir. Yani düşük seviyeli insanların (!) adına "kötülük" dediği olaylar, aslında harika olaylardır, zira sizin daha fazla acı çekerek daha fazla yücelmenizi, pişmenizi ve Tanrı ile bir olma yolunda hızlanmanızı sağlarlar.

    Ramtha adlı ruhçu kitapta bu işin felsefesi gayet açık seçik anlatılır, şimdi bu sefer ekleyeceğim bölümleri okumanızı istiyorum, Ramtha'nın şu altını çizdiğim kısımda söylediklerini okuyun [49]:




    Her şey gibi insan da Tanrı'nın bir parçasıdır ve dolayısıyla insan; Tanrı'dır. O halde insanın yaptığı hiçbir şey yargılanamaz. Zira insanın yaptığı her şey Tanrı'nın yaptıklarıdır. E Tanrı da kötülük yapmayacağına göre, insan da kötülük yapmaz. He ama gidip tecavüz mü eder, adam mı öldürür, çocuk mu keser, hırsızlık mı yapar, heh işte tüm bunlar insan denilen varlığın yararınadır. Size tecavüz eden bir insan, aslında sizin daha fazla çile çekip daha hızlı bir şekilde Tanrı ile bir olmanız için size "yardım" ediyordur. O sebeple Tanrı gibi insan da yargılanamaz, sınırlandırılamaz. İnsanın yaptığı işlere "suç", "günah", "kötülük" gibi sınırlayıcı isimler takılamaz, zira insanın yaptığı her şey Tanrısaldır. Hatta bu spiritüalistlerin üst boyut varlıkları, insanlara zaman zaman "yaramaz varlıklar" diye hitap ederler, yaramazlıktan kastı da insanın işlediği suçlardır işte.

    Anlatabildim mi ne demekmiş İblis'i ve Firavun'u övmek, kötülükleri övmek?

    Ramtha'dan devam edelim, şu ufacık kısmı da kendin okuyacaksın ki gözlerinle görüp beyninle anlayacaksın bu pisliğin ne olduğunu [50]:



    **ramtha sf 226 son 1,5 buçuk paragraf--

    Bir şeye "iyi" demek, onun karşısında bir de "kötü"yü yaratacağından, hiçbir şey ne iyidir ne de kötü. Her şey Tanrı'dır, her şey sadece "var olan"dır. Her şey birdir işte yahu. Siz ne diye tecavüz edip adam öldürenlere, veya yalan söyleyip insanları dolandıranlara tepki gösteriyorsunuz? Siz basit varlıklar mısınız? O tecavüz edenler, çalanlar, öldürenler var ya, Tanrı'nın bir parçasıdır ve sizleri zor olaylarla karşı karşıya bırakarak Tanrı'ya dönüşme ve bedenli insan halinizden kurtulma sürecinizi hızlandırırlar. İşte tasavvufun ve ruhçuluğun "sevgi, aşk, barış" maskeli öğretisi budur. Tabi ki "aşk"ı ve "sevgi"yi bu kadar sık kullanacaklar, çünkü onlara göre her şey sevgidir, her şey, aklına ne geliyorsa...

    Adına kötülük dediğimiz (ki gerçekten de kötülük olan) bu olaylar ve çileler, tasavvufta çok kutsaldır. Zira ruhçulukla tamamen aynı mantığa sahip olan tasavvufta da çok çile çekmek; çok pişmek demektir. Çok fazla kötülüğe (aslında yardıma) maruz kalmak; Tanrı ile bir olma yolunda ilerlemektir. Şimdi Mevlana'nın Mesnevi'sinden bir hikayeye geçiyoruz, hikaye uzun olduğu için sadece bir kısmını ekleyeceğim buraya, içeriğini ben anlatacağım [51]:



    Şimdi bu çok nurlu, çok mübarek Mesnevi bölümünde anlatılan şudur: İblis bir gün gider Muaviye'yi namaza kalkması için uyandırır ve İblis ile Muaviye'nin arasında birtakım konuşmalar gerçekleşir.

    Şimdi işin felsefi bölümüne devam etmeden evvel ufak bir bilgilendirme yapayım. Muaviye denilen adamın herhangi bir ruhani özelliği mi vardır ki iblis'le konuşur? Hayır, siyasetçinin biridir Muaviye. Mevlana'nın böyle Muaviye gibi belirli kitleler tarafından sevilen kişileri hikayelerinde kullanmasının tek sebebi prim yapmaktır elbette. Aynı şekilde prim yapmak için ve İslam'la alakası olmayan fikirlerini müslümanlara kakalamak için peygamberleri de aşırı şekilde över kendisi. Bu Mevlana denilen abi, tıpkı La Fontaine'in horoz ile tilkiyi konuşturması gibi, kafasından bir senaryo yazarak İblis ile Muaviye'yi konuşturur. Tabi bu bilgiler Mevlana'ya vahiy ile geldiği için, ben "kendi kafasından uydurdu" diyerek bu Allah dostuna büyük bir iftira atmış oluyorum ehehe. Müslüman görünümlü Hindular sizi.

    Şimdi Mesnevi'deki bu hikayeye göre İblis gider Muaviye'yi "hadi kalk la, namaz vakti geldi" diye uyandırır. Bunun üzerine Muaviye'nin kafası karışır, "yahu sen İblis'sin, neden beni namaza kaldırıp bana iyilik yapıyorsun" diye düşünür. Fakat hikayenin sonunda göreceğimiz üzere İblis şunları der [52]:



    Yani size kolaylık olsun diye en önemli cümleyi çerçeve içine alayım dedim ama aslında hepsi önemli ve hepsi rezalet. İblis'in Muaviye'yi namaza kaldırma sebebi şudur: Eğer Muaviye uykuya dalıp namazı kaçırsaydı, uyandığında namazı kaçırdığı için çok üzülüp, çok çile çekecekti. İşte Muaviye'nin çekeceği o çile var ya, namazdan bile üstün bir ibadettir. Muaviye'nin duyacağı o acı var ya, Allah ile bir olma yolunda en önemli iştir. İblis, Muaviye'yi namaza kaldırarak ve onun acı çekmesini önleyerek Muaviye'ye kötülük yapmış olur. Görüyor musun mantığı?



    Yani normalde insanların çile çekmelerini sağlayıp onlara yardım eden İblis, bu sefer öyle kıskançlaşır ki, Muaviye'nin çile çekip ermesini önlemek için ona iyilik yapar, onu namaza kaldırır! Çünkü eğer Muaviye namazı kaçırsaydı çok çile çekecekti ve çile gibi namazdan üstün bir ibadeti yerine getirdiği için daha kamil bir insan olacaktı! Yani Muaviye'nin çile çekmesi, onun için namazdan bile faydalı bir iştir. Ne yolunda faydalı bir iştir? "Allah olma" yolunda elbette, bakın Allah yolunda demiyorum.

    Mesnevi'deki bu saçma hikaye özetle budur. Öncelikle şunu söyleyeyim ki namaz, savaşta bile kılınması farz olan önemli bir ibadettir. Nisa suresi 101 ve 102. ayetlerde Allah, savaşta kılınacak namazı anlatır ve 101. ayette "bu durumda namazın süresini kısaltmanızda bir sakınca yoktur" der. Yani savaşta bile "namaz kılmasan da olur" gibi bir şey demiyor Allah, kısa da olsa yine de namazı kılmanı emrediyor. Bu ayetler, benim namazın önemini anlayıp kafama bazı şeyleri dank ettiren ve beni namaza başlattıran ayetler olmuştu hacı. Yani namaz kılmayıp çile çekmek, namazdan daha önemli bir ibadet şekli değildir, bu bir.

    İkincisi, çile çekmek bir ibadet bile değildir. Çile ve acı çekmek, insana daima olumlu katkılar sağlayan şeyler değildir. Bu tamamen "Allah ile bir olma" öğretisine dayanan panteist/panenteist inancın bir uydurmasıdır. Kuran'a göre çekilen acılara sabretmek gerekir, fakat acı çekmenin insana bir katkısı olup olmayacağı sizin o olaydan çıkaracağınız derse ve sabrınıza bağlıdır.

    Kafayı çalıştır biraz. Eğer acı çekmek, Allah ile bir olma yolunda çok faydalı bir iş olsaydı, Kuran'da şu şekilde bir dua olur muydu:

    "...Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme." (Bakara 286'dan)

    Kuran'da Allah, bir müslümanın bu şekilde dua etmesini istiyor, zira akıl sağlığı yerinde bir insan acıyı istemez, acı onun için kötü bir şeydir. E oysa, eğer çekilen acılar ve çileler bizim Allah ile bir olmamızı sağlayan ulvi yardımlar olsaydı, bu şekilde acıdan kaçınma isteği barındıran dualar Kuran'da yer almazdı. Zira Allah, kulunun acıdan kaçınmasını istiyor.

    Böylece tasavvuftaki bu çilecilik anlayışı da, binlerce yıllık pagan hurafelerinin arasına tescilli bir şekilde girmiş oluyor.

    Şimdi, bu adamlar "acı" ve "çile"ye böyle anlamlar yüklüyor diye, elbette acının insana hiçbir şey katmadığını iddia etmiyorum. Fakat acı çekmenin insana olumlu katkı yapması; kesinlikle garanti değildir. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşadır.

    Benim kanaatimce acı, iyileri daha iyi, kötüleriyse daha kötü yapan bir katalizördür. Yani acı çekmek, Allah ile bir olma yolunda değil, hak edenin hak ettiğine kavuşması yolunda bir hızlandırıcıdır. Şimdi size durumu somut ve yaşanmış bir örnek üzerinden anlatayım, dinle burayı.

    Viktor Frankl, 2. Dünya Savaşı döneminde nazi kamplarında işkence görmüş bir yahudidir ve aynı zamanda psikiyatristtir. İnsanın Anlam Arayışı adında bir de kitabı vardır, kitapta başından geçenleri ve Nazi kampında yaşadıklarından yola çıkarak geliştirdiği psikoterapi yöntemini anlatır. Victor Frankl herhalde bir insanın bu dünyada yaşayabileceği en büyük acıları ve eziyetleri çeker. Karısı ve çocukları öldürülür, arkadaşları gözü önünde öldürülür veya tecavüze uğrar, kendisi türlü işkencelere uğrar, bir deri bir kemik kalmasına rağmen yıllarca ağır amele işleri yapar vs. Bak vesaire deyip geçiyorum ama şu arasına virgül koyarak söylediğim şeylerden bir tanesinin bile insanın başına gelmesi felaket amına koyim. Bu adamın o kampta yaşadığı hayat "doğal seleksiyon"un Naziler tarafından insan eliyle hızlandırılarak uygulanmış halidir. Yani sadece en güçlüleri ve sabırlıları, bir başka deyişle "en uygunları" hayatta bırakmaya yönelik bir sistemin içinde yaşar Victor Frankl. Gelgelelim kendisi bir şekilde savaşın sonuna kadar hayatta kalmayı başarır. Savaşın bittiği ve Nazilerin kaybettiği, kamptaki yahudilere duyurulur, bunlar da sevinir falan. Kamptan çıkarlar, kurtulmuşlardır ve karşılarına çıkacak ilk şehre kadar yürümeleri gerekir. Bizim Frankl, kamptaki bir yahudi arkadaşıyla beraber yürür. Bir tarlanın içinden geçmek zorundadırlar. Frankl tarladaki ekinleri çiğnememek için titizlik gösterir ama diğer arkadaşı hatır hutur basar tarladaki ekinlere. Frankl arkadaşını uyarır, niye milletin malına zarar veriyorsun olum der, arkadaşı da şu minvalde bir cevap verir "ulan yıllarca amımıza koydular bizim, sikerim tarlasını da sebzesini de, basar geçerim tabi ki"

    Frankl buradan yola çıkarak, bir insanın acılar çekmiş olmasının, ona ekstradan herhangi bir hak veya üstünlük vermeyeceğini söyler. Ve kitabında, bu durumun insanlar için büyük sorunlara yol açabileceğini söyler. Yani adam daha İsrail Devleti henüz kurulmamışken şu psikolojinin teşhisini koyuyor:



    Burada bir grup israil vatandaşı, bombalanan Gazze şehrini seyreder. Seyrederken alkışlarlar, sevinirler. Alkışlayıp sevindikleri şey ise, "kendilerinden başka" insanların kafalarına bombalar yağdırılmasıdır.

    Bu psikolojinin altında elbette geçmişte çekilen acılar ve çileler vardır. Fakat bu yaşanmış çileler onlara böyle bir hak ve üstünlük verir mi, elbette vermez.

    Şimdi de Frankl'ı ve Tarladaki ekinleri çiğneyen arkadaşını karşılaştıralım. Her ikisi de çok büyük çileler çekiyorlar. Acıları bittiğinde ise birisi tarladaki ekinlere basmıyor, yaşadıkları üzerine düşünüyor, çektiği acıların vesilesiyle logoterapi yöntemini geliştirerek insanlara faydalı olmak için uğraşıyor. Diğeri ise kendini her türlü ihtiyacın üstünde görerek tarladaki ekinlere basıyor ve böyle bir hakka sahip olduğunu iddia ediyor, bu üstün görme ihtiyacının tek sebebi ise yaşamış olduğu acılar.

    Yaşanan acılar aynı, fakat bu acılar bir insanı daha iyi yaparken, birini daha kötü yapıyor. Elbette sırf tarladaki üç beş tane patlıcana bastı diye kötü biri demiyorum bu adama, fakat böyle bir kafa yapısına sahip olduğu için kötü birine dönüşmesi kaçınılmaz. Tarladaki sebzelere basması, sadece çektiği acılar sonunda ulaştığı kafa yapısının bir sembolü, bir göstergesi, bir özeti. İşte yukarıdaki fotoğrafın özeti lan o tarladaki sebzeleri çiğnemek. Frankl için de aynısı geçerli, onun da tarladaki o sebzelere basmamasıyla, kamptan kurtulduktan sonra insanlık adına yaptıkları paralel, zira daha o tarlada gösterdiği hassasiyet bile, onun da çektiği acılardan çıkardığı dersler sonucunda ulaştığı kafa yapısının bir özeti.

    Yani acı, iyi bir insanın daha iyi olmasına vesile olabilirken, kötü birisinin daha kötü olmasına yol açabilir. Acı dediğimiz şey, içinizdekini daha kolay ve daha hızlı ortaya dökmenizi sağlayan bir katalizördür.

    İnsanlar çektikleri acılara büyük anlamlar yüklemek isterler, çünkü canları yanar, bu yüzden o acı mutlaka çok önemli olmak zorundadır. Fakat üzerinden ders çıkarılmamış her acı, boşa yaşanmıştır. Ne kadar canın yanarsa yansın, ne kadar amına koyulursa koyulsun, eğer sen eşşeksen (iki ş ile) acı çekmiş olman sana hiçbir sik katmaz

    Hiçbir insan kolay kolay "ben daha üstünüm" demez, belki sinirlendiğinde yada alkollüyken ağzından kaçırır. Ama ağzıyla demese bile kendisini sırf yaşadığı acılar yüzünden daha üstün gördüğü her lafından, her davranışından, her yaptığı işten belli olur. Hani bazı kadınlar "ben para için şunu şunu yapacak bir insan mıyım?" derler de, sonra aynen para için şunu şunu yaparlar ya, ve sen bunu ona asla ağzıyla söylettiremezsin ya, o hesap işte.

    Çilecilik (asketizm), tam bir hurafedir. Tasavvufu İslam zanneden kültürümüzde de acı çekmenin önemli bir yeri vardır. Acı çekmiş olman asla senin herhangi bir şekilde daha üstün olduğun veya bir şeyleri aştığın anlamına gelmez. Hele hele tasavvuftaki bu acı da zaten kendi elinle kendine uyguladığın bir acıdır, yani başına gelmediği halde zorla sen başına getirirsin acıyı Tanrı'yla bir olmak için. Daha iyi şartlarda yaşama imkanın varken gider bir hırka bir lokma sufi hayatı yaşarsın, ne bileyim dergaha odun taşırsın, odalara kapanıp çileci bir hayat yaşarsın, sonra bunların sana bir şey kattığını iddia edersin. Sen malsın canım arkadaşım benim, malsın sen.

    Şimdi gelelim işin daha alengirli boyutuna. Bu Arabi'lerin, Mevlana'ların, kısacası bizim tasavvufçuların, günümüz spiritüalistlerinden farklı bir şey demedikleri ortada. Ben sana örnek olarak Ramtha ve Ra Bilgileri adlı spiritüalist kitapları sundum, karşılaştırdım. Aynı şeyden bahsettiklerini, aynı öğretiye sahip olduklarını gözlerinle gördün. İstediğin spiritüalist kitabı al, yanına da istediğin tasavvufçunun kitabını koy, durum yine değişmeyecek. Üç beş tana kılkuyruk yorum farkı dışında, yine hep aynı felsefeye sahip olduklarını göreceksin.

    Tıpkı Mevlana ve Arabi gibi her şeyin bir olduğunu ve her şeyin Allah olduğunu, maddenin illüzyon olduğunu, ben denilen şeyin olmadığını, Allah dışında hiçbir varlık olmadığını öğütleyen Ra Bilgileri adlı kitabın kapağını göstereyim size [53]:



    Tanıdık geldi di mi ehehe. Bu kitabın ne ismi ne de kapağı tesadüfidir, hepsini elimden geldiğince açıklayacağım.

    Adına illuminati dediğimiz oluşum panteist ve spiritüalisttir. Öğretisi budur. Her Horus'un gözü sembolünün kullanıldığı kitap veya şirketin; illuminati ile, Rockefeller ve Rothschild aileleri ile illaki fiziksel bir bağı yoktur. Yani bu kitabın yazarlarının veya yayınevinin, bizim bir doların üzerine mühürlerini basan banker çetesiyle bir bağı olup olmadığını Allah bilir. Ve bunun pek de bir önemi yoktur. Zira aralarında gerçekten bir bağ olsa da olmasa da, aynı öğretiyi pompalarlar. Amaçları aynıdır. İnançları aynıdır. Ki birçoğunun da zaten Rockefeller'ın ve Rothschild'in vakıflarıyla direkt olarak bağı vardır, ama tutup da bizim Harun Kolçak'a Lady Gaga muamelesi yapmayın diye söylüyorum bunları. Heh dur lan, aslında Harun Kolçak ve Lady Gaga meseleyi anlatmak için güzel örnekler oldu, buradan devam edeyim. Lady Gaga'yı 3-4 sene evvel yazdım, tüm dünyaya yedirilen laboratuvar üretimi dejenere bir kukladır, küresel sermaye desteklidir. Bu Jay-Z falan da öyledir, adamın plak şirketinin adı bile Rocafella Records'tur hatta. Fakat her klibinde ruhçu semboller kullanan şarkıcı da böyle bir destek alıyor değildir, misal bizim Harun Kolçak kendi halinde bir spiritüalisttir, adamın inancı budur, ne diyeceksin ki? iyi bir şey yaptığına inanır, öyle Rockefeller'la zartla zurtla bir bağı da yoktur anasını satayım, ama o da bu adamlarla aynı nanelere inanır. Varlığın bir olduğuna, üst boyut varlıklarının insanlara yardım ettiğine, hayatın amacının tekamül ve Tanrı ile bir olmak olduğuna inanır. Şşşt la Harun, muhtemelen okuyacaksın bu yazıyı, gel dön bu işlerden diyecem sana ama inancında çok ilerlemiş ruhçuların kulaklarını bu laflara nasıl tıkadıklarını iyi biliyorum. Sen bilirsin dayı, bana düşen uyarmaktan fazlası değil.

    Veya size şimdi şöyle bir örnek vereyim. Günümüzde hala yaşamakta olan Alex Grey adında bir ressam vardır ve bu abi sanatında harbiden çok kabiliyetlidir. Kendisi aynı zamanda spiritüalisttir. Kendi internet sayfasını göstereyim size [54]:



    Kendisinin spiritüalist olduğunu söylemiştim, internet sayfasındaki bu spiritüalist semboller de gayet doğal. Alex Grey'in "Chapel of Sacred Mirrors" adında spiritüalist bir kilisesi ve buraya iştirak eden takipçileri vardır. Şimdi yine aynı meseleye geldik, bu elemanın da bizim küresel sermaye ile bir bağı var mıdır bilinmez, elimde delil yok. Gerçi öyle kilise kurmak falan kolay işler değil ama yine de bosveryaaa, bunun peşine düşmek gereksiz, zira dediğim gibi öğretileri aynı olduktan sonra bunun hiçbir önemi yok. ABD'de bu işin (spiritüalizmin yani) okulları vardır. Bu adamlar 20. yüzyılın başlarında spiritüalizmi modern dünyaya gayet güzel uyarladılar, eski öğretileri yeni bir lisanla gayet güzel pazarladılar. Böyle bir öğretiyi pompaladıktan sonra da, bunun bir sürü inanırı türedi dünya çapında. Hangisi direkt illuminati bağlantılıdır, hangisi değildir, bunun peşine düşmek anlamsız, zira hepsi aynı kapıya çıkıyor.

    Şimdi bu kendi kilisesi olan spiritüalist ressam Alex Grey'in 2013'te attığı bir tweet'i göstereyim size:



    Kendisi bizim Arabi hakkında yazılmış bir kitabı tavsiye ediyor takipçilerine. Dur dur, devam ediyorum.

    Veya blog'undaki bir röportajda yine Arabi'yi sevip okuduğunu söylüyor:



    Veya sitesindeki şu habere bakalım şimdi de:



    Alex Grey, eşiyle beraber spiritüalist kilisesinde seminerler verir. Sitesindeki bu haberde göreceğiniz üzere seminerlerinde tasavvufun da öğretildiğini söylüyor. (Tasavvufun İngilizcesi "sufism"dir)

    Tasavvufun yanısıra Budizm, Hinduizm gibi diğer mistik dinlerin de eğitimini veriyor kendisi.

    Neden mi? Yahu yazının başından beri anlatıyorum işte sana, tasavvuf tıpkı Kabalizm gibi, Hinduizm ve Budizm gibi mistik bir dindir. Onlarla aynı şeyi söyler. Varlığın bir olduğu ve her şeyin Allah olduğu inancına dayalıdır. Tasavvuf, spiritüalizmdir güzel kardeşim. Spiritüalizmin İslam'a göre uydurulmuş halidir tasavvuf. Spiritüalizmin; Mevlana'lar ve bilimum şahıslar tarafından binbir türlü laf kıvırmayla, Kuran ayetlerine mecazi ve uyduruk anlamlar yüklenilerek müslümanlara yedirilmiş halidir tasavvuf. İslam'la zerre kadar alakası yoktur.

    Eloğlu da bu durumun gayet farkındadır, Mevlana'dır, Arabi'dir, bunlar spiritüalistler tarafından pek sevilir. Mevlana'nın ABD'de bu kadar popüler olmasının sebebini ne zannediyorsunuz siz? Mevlana'yı sevmeyen bir spiritüalist yoktur, varsa da henüz Mevlana'yı tanımıyordur. Çünkü Mevlana spiritüalisttir. Peki neden bu Mevlana bizim kültürümüzde yer edinmiştir? Neden Mevlana'yı hala hacı hocalar, ilahiyatçı tayfa falan pek sever, sürekli över? Neden Mevlana hala müslümanmış gibi, İslam'ın sevgi pıtırcığı yüzüymüş gibi kabul edilir? Çünkü insanlara böyle olduğu öğretildi. Gerçek olmasa bile dogmatik bir şekilde böyle öğretildi ve böyle gidiyor. Hiçbir rasyonel tarafı yok.

    Bizim ilahiyatçılar veya imamlar, kendilerine çocukken çevresi tarafından öğretilenin en doğru olduğu inancına sahip oldukları için Mevlana'ya toz kondurmazlar. Halbuki inandıklarını iddia ettikleri kitap, yani Kuran, Mevlana'nın ve bilimum tasavvufçunun dediklerinin tam tersini söyler.

    Ulan bu nasıl bir ikiyüzlülüktür? Siz hiç mi sevdiğiniz, peşine düştüğünüz adamın ne yazdığına bakmazsınız, arada açıp okumazsınız. Toplumun büyük çoğunluğu sırf cehaletinden veya imajı yüzünden, Mevlana gibi hesapta sevgi pıtırcığı tasavvufçuların peşine düşer, onlara bu ayet gelsin: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! ..." (İsra 36'dan)

    Bu ilahiyatçı ve gelenekçi müslüman tayfanın bir kısmı da, neyin ne olduğunu gayet iyi bilir ama kabul edemez! Mevlana
  • 'nın söylediklerini sürekli İslam'a yontmaya çalışır. Bir Ahmet, bir Mehmet söylese "ya olur mu öyle şey" diyeceği sözün Mevlana tarafından söylendiğini görünce "ya vardır bir kerameti, öyle demek istemiyordur" düşüncesiyle ıkınır da ıkınır, İslami hale getirmeye çalışır Mevlana'nın söylediklerini. Kendi vicdanına da sığmaz, çeliştiğini gözleriyle görür ama yine de putuna sahip çıkmak için kıvranır. Yukarıda Mevlana'nın Kuran'la çelişen pek çok öğretisini gösterdim size, daha da göstereceğim. Buna rağmen ona çocukluğunda öğretilen veya yıllardır doğru olduğunu zannettiği saçmalıklar, Allah'ın indirdiğinden üstün gelir. Putunu kırmaya bir türlü cesaret edemez. Tıpkı 600'lü yıllardaki Mekkeli müşriklerin yaptığı gibi... Onlar da Allah'a inanmalarına rağmen, hiçbir delili olmayan inançlarını, o gelenek dinlerini büyük bir imanla savundular. Günümüz tasavvufçuları ve tasavvuf sempatizanı müslümanları (!) da aynen bu durumdadır işte. Onlara da bu ayet gelsin: "Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler." (Ali İmran 78)

    Yine bir kısım ilahiyatçı veya imam veya din adamı -adına her ne dersen de- kesim vardır ki, bunlar da tasavvufun ne olduğunu hem bilir, hem de kabul eder ama dışlanma korkusuyla dile getiremez. İşimden olurum, cemaatimden olurum, toplum tarafından dışlanırım korkusuyla, toplumun büyük çoğunluğunun bilmeden sevdiği tasavvufa karşı gelmeye cesaret edemez, onlara da bu ayet gelsin: "İbrahim dedi: "Şu bir gerçek ki, siz dünya hayatında aranızda sevgi oluşturmak için Allah'ın berisinden putlar edindiniz. Sonra, kıyamet gününde birbirinizi tanımaz olacaksınız, bazınız bazınıza lanet edecek. Hepinizin varacağı yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır." (Ankebut 25)

    Bak dayı, ben çok şükür müslüman adamım. Bu yazıyı da kendim için yazıyorum. Bildiklerimi sana söylüyorum ve seni uyarıyorum ki, ahirette Allah'ın karşısına bomboş çıkmayayım, en azından "şunu, şunu yaptım" diyebileyim... Yani kendi çıkarımı düşünüyorum. O yüzden, sen de akıllı davran ve kendi çıkarını düşün. İş banka kuyruğunda öne geçmek olunca binbir türlü şark kurnazlığına kafan basar da, iş nihai çıkarına gelince neden hiç çalıştırmazsın o kafayı? Neyin ne olduğunu gör, berrak bir kafayla düşün şu meselenin üstünde.

    Bu yazıda ben hem müslümanlara, hem de her inançtan adama seslenmeye çalışıyorum. Sadece bir müslümanın değil, bir ateistin, deistin veya müslüman olmayan herhangi birinin de tasavvufa veya spiritüalizme inanmasını istemem, zira yazının ilerleyen kesimlerinde daha net göreceğiniz üzere "her şey Tanrı/Evren ile bir olma uğrunda" olduğu için, ortada "kötülük" diye bir kavram bırakmaz tasavvuf ve ruhçuluk. Kendi çıkarını düşünen bir insan evladı olarak daha iyi bir toplumda yaşamak istediğim için de, kimsenin bu tasavvuf veya spiritüalizm saçmalıklarına inanmasını, inancında ileri gitmesini istemem. Fakat yine de şunu söyleyebilirim size, müslüman olmayan birisinin tasavvufa ve spiritüalizme inanması kendi içerisinde tutarlıdır. Bir tutarlılık vardır inancında. Zaten ateist olmasına rağmen konu Mevlana olunca "oo, ne haddimize onun hakkında konuşmak" diyen insanlar tanıdım ve bunu gayet doğal karşıladım, zira adam anlamış Mevlana'nın ne dediğini. Kendi tercihidir der geçerim. Fakat bir müslümanın tasavvufa inanması, Mevlana'yı sevmesi, neresinden tutarsan tut elinde kalır. Neresinden bakarsan bak tutarsızdır. Neresinden bakarsan bak saçmalıktır. Birbiriyle çelişen şeylere aynı anda inanılmaz güzel kardeşim. Aklını işleten ve tarafsız olabilen her insan da, tasavvuf ve İslam'ın birbiriyle alakası olmadığını kabul edecektir zaten. Yani konu müslümanların tasavvufa inanması olunca iş iki boyut kazanmış oluyor: 1- Kötü bir şeye inanıyorlar 2- Birlikte doğru kabul edilmesi mümkün olmayan zıt şeylere inanıyorlar.

    Umarım anlıyorsunuzdur mevzuyu. Yani kapağında Horus'un Gözü sembolü olan Ra Bilgileri adlı kitap der ki [55]:



    "Her şey birdir"

    E bizim İbn Arabi de Fusüsul Hikem'inde der ki [56]:



    "Tek varlıktan başka varlık yoktur"

    E tabi ki de spiritüalistler Arabi'yi severler, çünkü onlarla aynı şeyi söylemiştir bu herif ve bu panteist inanışı müslümanlara da bir güzel kakalamıştır. Kuran'da "Allah'tan başka ilah yoktur" şeklinde söylenen tevhid inancını, "Allah'tan başka VARLIK yoktur" diyerek değiştirmiştir tasavvufçular.

    Arabi, daha önce anlattığım gibi birtakım bilgileri mana katında yükselerek Allah'tan aldığını iddia eder. Sadece Arabi değil, tüm veliler bu özelliğe sahiptir tasavvuf inancına göre. Mesela Arabi, şu gizli hakikatleri de Allah'tan öğrenmiştir [57]:



    Süleyman Peygamber'in mertebesini sadece Arabi gibi üst boyut varlıkları/ulu zatlar bilebilir, bu hakikatler herkese anlatılmaz, çünkü her önüne gelen bunları idrak edebilecek seviyede üstün varlıklar değildir. Hatta kitabın çevirmeni de bir başka sufinin şöyle bir lafını dipnot verir buraya [58]:



    Yani bu "vahdet-i vücud" sırlarını bilmek herkesin harcı değildir, Süleyman Peygamber bu vahdeti vücudu biliyordu, Süleyman'ın inandığı din, tasavvuf diniydi. Ama Süleyman da, tıpkı bu veliler gibi, herkes bu sırrı anlayamaz diye bu sırları gizledi.

    Kuran'da böyle bilgiler var mıdır? Elbette hayır. Kuran'da kendi inançlarına dair bu tür saçmalıkların olmayışını da şöyle açıklar tasavvufçular: Kuran alt insanların anlayış kapasitesindedir, ancak veli gibi ulu kişiler gizli hakikatleri Allah'tan öğrenebilme kapasitesine sahiptir.

    Peki kapağında Horus'un Gözü olan Ra Bilgileri'nin senaryosu nedir? Ra Bilgileri adlı kitap, bir grup spiritüalistin toplanarak yaptıkları celse seanslarından oluşur. Yani bir grup eleman bir odaya girerler, bir de medyum vardır aralarında, üst boyut varlığı bu medyumun bedeni vasıtasıyla bu insanlarla konuşur. Bunları kitabın kendisi anlatıyor gayet, sır değil olum bunlar bak [59]:



    Yani Ra adlı ne idüğü belirsiz üst boyut varlığı, biz basit insanların bilmediği hakikatleri bilir ve o hakikat de tüm varlığın bir olduğu hakikatidir. Ra adlı üst boyut varlığı, medyum vasıtasıyla insanlara birtakım hakikatleri açıklar ama yine de insanların anlayabileceği kadarını anlatır, her şeyi anlatmaz, anlatsa da insan denilen düşük boyutlu varlık anlamaz. Tıpkı Arabi gibi şeyhlerin her hakikati bilmeleri ama müritlerine ve insanlara her şeyi anlatmamaları, çünkü anlatmaya kalksalar bile düşük seviyeli avamın bunu anlamayacak olması gibi! Tamamen aynı mantığa sahiptir günümüz spiritüalizmi ile tasavvuf, sadece paketleri farklıdır. Birinde veli vardır, şeyh vardır, gavs vardır, diğerinde üst boyut varlığı vardır, ışık varlığı vardır. İnsanların kanına girmek için kullandıkları kılıf ise hep aynıdır: Sevgi.

    interstellar filminde de üst boyuttaki sevgi dolu varlıklar safsatası izleyiciye bir güzel kakalanır. Annenin oğluna köftenin arasına katarak yedirdiği antibiyotik misali, o kadar bilimsel teorinin arasına bir güzel spiritüalizm hurafelerini de gömer Christopher Nolan abimiz. Sahte bilim, yani gavurun deyimiyle pseudo-science yapar. Filmde tam dünya kaynakları tükenmek üzereyken, insanların başka bir galaksiye geçiş yapabilmelerine olanak sağlayan bir solucan deliği oluşur dünyanın yakınlarında. Ve herkes hemen bunu, insanlara yardım etmeye çalışan ulvi, sevgi dolu üst boyut varlıklarının kerametine bağlar. Filmdeki "başka boyutlarla iletişim kurmanın tek yolu sevgidir" teması da yine spiritüalizm öğretisidir. Etkileyicidir, zira duygusal bir mevzudur, ama hurafedir.

    Spiritüalizm popüler kültür üzerinde sandığınızdan çok daha fazla etkilidir. Bir kitapçıya girip kitapları az kurcalayın, eğer konuya hakimseniz, durumu kendiniz göreceksiniz zaten.

    Daha önceki yazılarımda Ashtar adlı bir spiritüalist oluşumdan bahsetmiştim. Ashtar, insanlığa yardım eden bir üst boyut varlığıdır, inanırlarına varlığın bir olduğunu ve her şeyin Allah olduğunu öğütler. Ashtar'ın yakın gelecekte uzay gemileriyle beraber insanoğluna yardım edeceğine inanan bir grup manyaktır bu elemanlar. Ashtar inanırlarının internet sayfasından bir görüntü vereyim size [60]:



    "Rumi" dedikleri bizim Mevlana Celaleddin Rumi'dir işte, yaban ellerde Rumi derler kendisine daha çok. Ashtar adlı spiritüalist ekip birçok yerde Mevlana şiirleri ve Mevlana sözleri paylaşır, sayfanın birçok yerinde vardır tasavvufçuların ve Mevlana'nın öğretileri. Neden? E onlarla aynı şeyi söylüyor çünkü Mevlana, sadece jargonu farklıydı, müslümanları keklemek için daha değişik bir dille anlattı olayları ama öğrettikleri temelde hep aynıydı.

    Bunları size gözlem sahibi olun, kim neye neden inanır bunları görün diye gösteriyorum. Bu adamların Mevlana sevgisi tamamen tutarlıdır, bilinçlidir, zira Mevlana'nın ne dediğini anlamışlardır. Müslümanların Mevlana sevgisi ise tutarsızdır, bilinçsizdir, Müslümanlar, Mevlana'nın söylediği pagan saçmalıklarını "ya orada öyle demek istemiyo" şeklinde kıvırıp Kuran'a uygun hale getirmeye çalışarak hem kendilerini, hem de milleti kandırırlar. Bak mesela psikopat olduğum için İngiltere'deki bir grup tasavvufçunun internet sayfasını buldum [61]:



    İngiltere'deki bu tasavvufçu grup Nakşibendilik, Kadiriye vs gibi tasavvuf tarikatlerinin öğretilerini anlatır müritlerine. Sitede bu gruba katılan müritlerin anlattıklarına da yer veriliyor, müridin biri dahil olduğu bu grubu öve öve bitiremiyor ve şunları söylüyor:



    Mürit eleman bu gruba girmeden önce ABD'deki başka tasavvufçu ve New Age'ci gruplara da katıldığını söylüyor. Eh eleman arayış halinde, bunu gerçekten takdir ediyorum ama olayı çok yanlış yerlerde araması ve bu New Age tarikatlerinin çoğalarak bu tür sorgulayan insanları kapıyor olması beni sinir ediyor tabi ki. Neyse, bu çocuğun lafı getirdiği yer şu oluyor: "Tasavvuf bu New Age safsatalarıyla çok iç içe geçmiş halde, ben New Age'in uydurma olduğunu biliyorum ama gerçek tasavvuf böyle değil". Yani çocuk lafı, şu an dahil olduğu tasavvufçu grubun doğru yolda olduğuna getirmeye çalışıyor.

    Bu her spiritüalistin uydurmasıdır. Spiritüalistler bir şekilde kötü şöhretinden dolayı New Age'e veya spiritüalizme karşı olduklarını söyleyip, yine New Age ve spiritüalizm safsatalarını gömerler takipçilerine. Yani, lafta karşı olduklarını söyledikleri fikirin tüm öğretilerini bir güzel yedirirler müritlerine. Bu yöntemi Türkiye'deki ruhçular da uygular, o sebeple işin felsefesini öğrenmeniz şart ki bu tür aptal laf oyunlarıyla kandırılmayasınız.

    Neyse, yukarıda çerçeve içinde aldığım bölüme bakarsanız eğer, bu mürit eleman dahil olduğu tasavvufi cemaatlerde "Tasavvufun İslami olamayacak kadar iyi bir şey" olduğunu görüyor! ABD'deki ve Türkiye'de de 20 küsür yıldır patır patır çoğalmaya başlayan ruhçu/tasavvufçu derneklerde de zaten açık açık tasavvufun İslam'dan bağımsız olduğu, tasavvufun (spiritüalizmin) çok daha üstün bir yol olduğu söylenir. En azından bizim hacı hocalarınkinden daha açık sözlü bir tavırdır bu, o açıdan takdir ediyorum.

    Gelgelelim bu mürit arkadaş yazısının devamında da şu minvalde şeyler söylüyor: "Bazı kimseler tasavvufu new age haline getirdiler, ama ben bu dergah sayesinde doğru yolu buldum, şu an gerçek tasavvuf sayesinde Kuran'ı daha iyi anlıyorum"

    Size ben tasavvufun kaynağını da gösterdim bu yazıda, yani Hallac-ı Mansur'ların, Arabi'lerin, Mevlana'ların ne dediğini de gördünüz. Gerçek tasavvuf dediğin şey zaten işte bu New Age'dir, spiritüalizmdir, bunun "gerçek tasavvuf öyle değil hüğoooo" yapılacak bir tarafı yok sevgili kendini kandıran arkadaşım. Tasavvufun kaynağında vardır her şeyin Allah olduğu inancı, bu tasavvufun daha kaynağında vardır İblis'in çok asil bir varlık olduğu inancı, bu tasavvufun daha kaynağında vardır "kötülük" diye bir şeyin olmadığı çünkü her şeyin Allah'ın bir parçası olduğu öğretisi. Ulan tasavvufun kendisi zaten "Allah ile bir olma yolculuğu"dur. Daha sen ne bok yemeye tasavvuf ile spiritüalizm aslında farklı şeylermiş gibi göstermeye çalışıyorsun? Neden biliyor musun? Rol yapıyorsun.

    Bu müritin anlattıklarından da alacağınız birtakım mesajlar vardır elbet. Mesela ABD'de ve Avrupa'da bu işin nasıl okulları olduğunu, nasıl türediğini, öyle ki popüler kültüre bu ruhçu öğretilerin ve ruhçu sembollerin nasıl hızla girmeye başladığını daha iyi anlarsınız bu adamın yazdıkları sayesinde. Zira yağmur sonrası yerdeki tuğlaların arasından fışkıran yosunlar gibi çoğalıyor bu spiritüalizm, bu iş de elbette küresel sermayenin sayısı bitmeyen spiritüalist kuruluşları sayesinde oluyor günümüzde. Spiritüalizm, ileride kurulması planlanan tek dünya devletinin tek dini olacaktır, zira insanlara inançsızlık ile hükmedemezsiniz, inanç bir ihtiyaçtır.

    Geçen gün kendimle ilgili bir şey fark ettim. Yani otomatiğe alarak, fark etmeden sürekli yaptığım bir şeyin var olduğunu gördüm. "Oha, ben sürekli bunu yapıyorum lan" dedim kendi kendime. O şey şu, ben insanların söylediklerinin çoğunu, samimi olmadıklarını görerek ciddiye almıyorum. Birisinin söylediği bir lafı ciddiye almıyorum, çünkü içimden "siktir lan, sen yalnızken içinden böyle düşünmüyorsun" diyorum. Çok süslü bir laf duyuyorsun birinden, veya süslü olması da gerekmez "ben şöyle yaparım, buna inanırım, şöyle yaparım" gibi iddialı bir laf duyuyorsun ve bunu gram ciddiye almıyorsun. Çünkü söyleyenin o an ona inanmadığını biliyorsun. Nereden biliyorsun diye soracak olursan, işte bunu bilmiyorum. Hani bir insanın cahil olduğunu bakışlarından anlayabilirsin ya, onun gibi, biliyorsun işte ama nasıl bilebildiğini bilmiyorsun. Her neyse, bu sebeple benim dünyamda "rol yapma" denilen şey çok önemli. Zira bir insanı ciddiye alıp almama kriterim tamamen bu. Rol yapıyorsa o adam, yani sırf ağzından bir laf çıkmış olması için söylüyorsa o lafı, veya sırf toplum içinde olduğu için normalde inanmadığı bir şeyi söylüyorsa, veya içtiği zaman en yakın arkadaşına itiraf ettiği şeyin tam tersini savunuyorsa o anlığına, bunu görüyorsam, gram ciddiye almıyorum.

    O sebeple gram ciddiye alınmak istiyorsan, bana delikanlı gibi tasavvufun İslam ile bir alakası olmadığını söyleyeceksin. Çünkü saf duygularla "böyle yapınca iyi oluyo" diye düşünen kandırılmış cahil bir tonton dede değilsen veya saf Anadolu çocuğu değilsen, gayet iyi biliyorsun sen bu tasavvufun ne olduğunu. Hem de gayet iyi biliyorsun. O halde bildiğin şeyi kabul edip söyleyeceksin, götverenliğin lüzumu yok. Zaten görmekte olduğun şeyi kabul et ve delikanlı gibi söyle. De ki, ulan bu tasavvufun ne alakası var Kuran'ın söyledikleriyle, bu müslümanlar nasıl bu tasavvufçuları sahiplenebilecek kadar gerizekalı olabiliyorlar, ortada İslam falan kalmamış ki anasını satayım falan de. Bunları de adam gibi. Heh.

    Şimdi yine size gözlem olsun diye bir şey göstereceğim. Türkiye'de birtakım spiritüalist tarafından takip edilen bir Facebook hesabı var "Ruhun Uyanışı" adında. Takipçileri genellikle Facebook'unda manzara ve melek resimleri paylaşan orta yaşlı kimselerle genç yaşında yogaya merak salan tiplerdir. Şimdilik Türkiye'deki ruhçu profili de genellikle böyle zaten. Neyse, bu Facebook hesabı birçok yerli ve yabancı spiritüalistin sözlerini, kitap bölümlerini paylaşır ve takipçilerini bu yazarları okumaya yönlendirir. Mesela:



    Bu yazıda pek çok defa kullandığım Ramtha'nın sözlerini paylaşır. Altına da hayatın sırrını çözen arkadaşlar "çoook güzel kalp kalp kalp" falan yazar.



    Yine bir başka ruhçu yazarın acıyı ve çileciliği öven bir yazısını paylaşır. Tasavvufla aynı felsefeye sahip olan spiritüalizmde de acı çekmek = daha çok pişmektir. Hayatın anlamı tekamül etmek, yani ruhani evrim geçirmek ve nihayetinde de Tanrı olmaktır. Bu nedenle acılar ve başa gelen zorluklar çok iyi şeylerdir. Bunları anlatmıştım zaten. Pagan hurafelerinden biri olan asketizm, Cihangirli denyo aydınlarımıza satılır. Zaten sosyoekonomik düzeyi yüksek olan insana kafadan aydın deniyor amına koduğumun yerinde, ona da ayrı fitim. Ha çileciliği öven bu tipler dergahlara kapanmazlar, ponpon terlikleri ve nescafe fincanlarıyla Instagram'da bu kitapların fotoğrafını çekip paylaşırlar, spiritüalistler iş pratiğe gelince bizim hacı hoca tayfası tasavvufçular kadar samimi değillerdir. Zaten Allah aşkına böyle saçma bir inanç sisteminde nasıl samimi olabilir, nasıl işi pratiğe dökebilirsin? Olgunluğu, sabrı, acıyı öven ama arkadaşı Şems gidince zırıl zırıl ağlayan Mevlana misali, söylediklerinle yaptıklarının birbirini tutmaması kaçınılmazdır.



    Veya aynı hesap, Burak Özdemir'in spiritüalist saçmalıklarını da sık sık paylaşır. Burak Özdemir sık sık Rotary'de konuşmalar yapar, Rotary'ler tarafından desteklenir. Buradaki pasajda da Burak Özdemir, tıpkı bizim tasavvufçular gibi cennet ve cehennemin mecazi kavramlar olduğunu söyler. Yani ateistin biri "cennet, cehennem diye şeyler yoktur" dese ona bu muameleyi yapmam, inancı budur derim, başka şekilde tartışırım, fakat bu tasavvufçu ve spiritüalist tayfa hem Kuran'a inanıyorum ayağına yatıp hem de Kuran ayetlerine mecazi anlamlar yükleyerek Kitabı tahrif etme niyetinde oldukları için işin rengi değişiyor doğal olarak. Bu tam bir sinsilik örneğidir.



    Bir örnek daha vereyim. "Başmelek Cebrail (Gabriel)'in mesajı!!" şeklinde dünya çapında bir ruhçu furya var. Hani nasıl ki Mevlana'lar, Arabi'ler direkt Allah'tan bilgiler alıyorlar veya peygamberlerle mana katında görüşerek bilgiler alıyorlar, bu ruhçu arkadaşların senaryoları da kimi zaman medyum vasıtasıyla iletişime geçen üst boyut varlıkları, kimi zaman da insanlarla iletişime geçen melekler oluyor. Bunların "vahiy" senaryosu da bu. Hesapta Cebrail, Mikail gibi melekler bazı seçilmiş kişilerle iletişime geçer, onlara gizli sırları açıklar, Türkiye'de de "Meleklerle Yaşamak" adında kitapları 100 küsürden fazla baskı yapan bir şarlatanlık örneği var, dünyadaki spiritüalist furyanın Türkiye şubesidir kendileri. O konuya daha sonra gireceğiz. Peki neden melekleri alet ederler ? Eh Hristiyanlara ve Müslümanlara uzak kavramlar değildir "melekler", bu sebeple insanları kandırabilmek için aşina oldukları şeyleri kullanırlar. Semavi dinlerin öğretilerini kendi işlerine yarayacak şekilde kullanırlar.

    Şimdi gelelim zurnanın zart dediği yere:



    Aynı sayfa bizim Mevlana'nın çok aydınlatıcı, çok bilgelik dolu sözlerini de paylaşır elbette. Peki neden herhangi bir Kuran ayeti paylaşmazlar da gider Mevlana sözü paylaşırlar? E çünkü Kuran bambaşka şeyler söyler, bu adamlar bambaşka şeyler... Mevlana ise bu ruhçu arkadaşlarla aynı şeyleri söyler. Hem Kuran ayeti paylaşarak insanları Kuran okumaya teşvik etmenin ne alemi var? Mevlana sözleri paylaş ki insanlar mistisizme kaysın, spiritüalistlerle aynı şeyleri söyleyen Mevlana'dan öğrensinler Kuran'da yazmayan o ulvi hakikatleri!

    Mistiklerin ve ruhçuların tasavvuf sevgisi boşuna değildir, hatta Tayyip'in türbanlı bacısının Mevlana sevgisinden milyon kere daha tutarlıdır. Bozuk bir Türkçeyle "aradigim husuru meflanada buldim" diyen yabancı elemanlar, müslüman tasavvufçulardan daha mantıklıdır, zira tasavvufun İslam'la en ufak bir alakası yoktur. Bin yıldır kekliyorlar bizim müslümanları yani. Konuya dışarıdan bakabilen herkes, müslümanların tasavvuf sevgisinin komikliğini fark eder. İnsanlar duygusal oldukları için kendi kültürlerine yakın olan veya kendilerine çevresi tarafından öğretilen her boku savunma meyilli oluyorlar, müslümanların tasavvufçuları sahiplenme sebebi de işte bu duygusallık ve kibirdir. Tabi bu şeyh veya veli geçinen beyin takımı tipler durumun gayet farkındadır, burada kandırılan mürit sürüsünden bahsediyorum ben. Duygusallık adamın amına kor, yer bitirir onu. Kafayı kullanacaksın dayı, başka yolu yok.

    Bu dünyada hep, zaten sahip olmadığımız şeyler yüzünden sorguya çekilir, bedel öderiz. Sanki senin kabahatinmiş gibi "buna niye sahip değilsin?" denir sana. Daha ilkokulda bile resime kabiliyeti olmayan çocuk, kötü resim çizdiği için resim dersinden iyi not alamaz. Adam fakir ailede doğup büyümüştür, parası yok diye itin götüne sokulur. Kadın çirkin doğmuştur, güzel olmadığı için yemediği hakaret kalmaz. Adam zenci doğmuştur, niye beyaz değilsin diye ağzına bir güzel sıçarlar. İnsanlar diğer insanlara, zaten sahip olmadıkları şeyler yüzünden suç yüklerler. Fakat Allah hiçbir insana "neden buna sahip değilsin" diye sormayacak, Allah'ın yöntemi farklı. Allah "buna sahip olduğun halde neden kullanmadın" diye, ya da "buna sahip olduğun halde neden kötüye kullandın" diye soracak. Yani Allah, seni sahip olmadığın şeyler üzerinden imtihan etmez, sahip oldukların üzerinden imtihan eder. En basitinden paran yok diye çok insan sana bikbik edecektir, ama Allah'ın bir insana parası yok diye kızdığını görmedim ben Kuran'da, Allah paraya sahip olana "o parayı neden paylaşmadın", "neden iyiye kullanmadın" diye sorar. Kısacası sahip olduğun her şeyden sorumlusundur. Zeka, para, güzellik, özgür irade, aklına ne geliyorsa... Sana verilen bu nimetlerin en başında da "akıl" gelir. Aklı olan her insan, bu akla sahip olmanın sorumluluğunu taşır. İnsanın sınav edilme sebeplerinden birisi de budur, sahip olduğun aklın bir bedeli vardır. O halde, o aklı kullanmak zorundasın, hem de iyiye kullanmak zorundasın. Çalıştıracaksın saksıyı, bunun başka bir yolu yok.

    "Yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır-dilsizlerdir." (Enfal 22)

    Şimdi işin biraz daha alengirli boyutuna gireceğiz, burası işin inançla ilgili kısmı değil, herkesi ilgilendiren bilgi kısmı.

    Binlerce yıldır, belki de daha fazla var olan bu panteist felsefe 20. yüzyılda New Age halini almıştır. 20. yüzyılda New Age'i hortlatanların başında Alice Bailey adlı Amerikalı bir abla gelir. Alice Bailey'in öğretileri de ne Mevlana'dan, ne de günümüzdeki herhangi bir spiritüalistten farklıdır, aynı şeylerin laciverte boyanmışını anlatır o da. Bu abla da panteisttir, yani "her şey Tanrı'dır, sen de Tanrı olduğunu keşfet" der. Bu Alice Bailey adlı abla, 1922 yılında Lucifer Publishing Company'i kurar, yani Lucifer adında bir yayınevi kurar kendisi [62]. Lucifer; Latince "ışık getiren" demektir, yani bu ruhçuların kasıtlı olarak kullandığı "ışık varlığı", "ışık sizinle olsun", "ışığın gücüyle" lafları Lucifer'la ilintilidir. Lucifer (İblis), insanlara kötülük yaparak aslında onların iyiliğine, yani tekamüllerine hizmet ettiği için ışığı, aydınlanmayı ve kurtuluşu getirendir. "illuminati" yani "aydınlanmışlar" ismi de buradan türemiştir, her neyse biz konumuza dönelim. Alice Bailey adlı abla 1922'de kurduğu Lucifer Yayınevi'nin ismini "lan biraz ileri gittik galiba" diye 3 sene sonra değiştirir, Lucis Trust'a dönüştürür. Lucis Trust günümüzde de birçok alt şirketiyle beraber faaliyette olan bir spiritüalist şirkettir. Lucis de yine Lucifer demektir, bir fark yok arada.

    Alice Bailey bu işlerle kafayı kırmış kendi halinde bir abla değildir, yani burada bir Harun Kolçak yok karşımızda ehehe. Günümüzde pörtleyen New Age'e en büyük ivmeyi kazandıran şahıstır Alice Bailey. Ve daha da önemlisi, kendisi Bush gibi birçok ABD'li siyasetçinin 2000'lere doğru konuşacakları lisanı daha yıllar öncesinde kullanmıştır. Nasılını göstereceğim.

    Kendisinin 1957'de yazdığı "The Externalisation of the Hierarchy" adlı kitaptan bazı bölümlere bakalım [63]:



    Kendisi kitapta sık sık "Efendiler"den (Masters) bahseder. Bu Efendiler, insanlığa ve dünyaya hizmet gönüllüsü, yüce, seçkin ve elit kişilerdir. Gizli kardeşlik örgütleri vardır bu Efendilerin. Tıpkı insanlara kötülük ederek onlara hizmet eden Lucifer misali, bu Dünya Efendileri de dünyanın ve insanların anasını sikerek insanlığa hizmet edeceklerdir. Hem alt insanların (!) adına kötülük dediği o yüce hizmetleri yaparak insanların tekamülüne hizmet edeceklerdir, hem de dünyayı alt ırklardan temizleyeceklerdir. Altını son çizdiğim bölümde kendisi şunu söylemektedir: "Dünya Hizmetlisi bir yeni grup, her millette etkin olacak ve dünyanın her yerinde iş başında olacaktır".

    Bu adına "Dünya Hizmetlisi Yeni Grup" dediği oluşum tam olarak bizim banker çetesi illuminati ve onların alt kuruluşlarıdır.

    Kendisi bu kişilerin misyonunu daha sonra şu şekillerde açıklar [64]:



    "Bu Dünya Hizmetlisi Grup insan hakları için, insanlığın ruhani geleceği için ve yeni dünya düzeni için savaşacak"

    Yeni dünya düzeninin ne olduğunu artık biliyorsunuz, "insanlığın ruhani geleceği"nden kastı da şudur kendisinin:



    Gelecekte "Yeni Dünya Dini"ni kuracaklardır ki bu da Alice Bailey'nin de temsilcilerinden biri olduğu spiritüalizmdir.

    Evet, Alice Bailey adlı spiritüalist abla, daha 1957 yılında tam olarak illuminati'nin misyonunu açıklar. "New World Order" (Yeni Dünya Düzeni) ifadesi insanlara kameralar önünde ilk olarak 1990'lı yıllarda George Bush tarafından bir basın toplantısında açıklanacaktır, fakat ne hikmetse bu ruhçu abla daha 30 yıl önce Bush'un söylediklerinin aynısını söyler. Yeni Dünya Düzeni ifadesi, Alice Bailey'inin kitaplarında sıklıkla kullanılır, bahsettiğim bu kitapta da defalarca bahsedilir, açıklanır, detaylı olarak izah edilir. Ve bu kitabın basım yılı daha 1957'dir. Alice Bailey'in kullandığı Yeni Dünya Düzeni ifadesi öyle alelade bir rastgelme veya kelime benzerliği değildir, kitabı okuyan olursa rahatça görecektir ki kendisinin Yeni Dünya Düzeni tanımı; ABD başkanı Bush'unkiyle birebir olarak aynıdır.

    Meseleyi tekrar anlatayım.

    Şimdi bu George Bush adlı abi ki kendisi ABD başkanıdır, şu video'da göreceğiniz üzere artık Yeni Dünya Düzeni'nin hüküm süreceğini açıklar 1991 senesinde.





    Ve ne hikmetse, kendisinden 30 küsür sene önce Alice Bailey adlı abla da aynı lafları kitabında yazar.

    Ve ne hikmetse, Alice Bailey adlı abla New Age'in kurucularından biridir, spiritüalist ve okültisttir.

    Ve yine ne hikmetse, George Bush da oğlu gibi Yale Üniversitesi'nin spiritüalist ve okültist bir cemiyeti olan Bones and Skulls üyesidir.

    Acaba bu spiritüalist arkadaşlar sandığımız kadar saf olmayabilir ve gizli kardeşlik örgütleriyle gayet, çatır çatır dünyanın anasını belliyor olabilirler mi? Çatır çatır dünyayı yönlendiren kilit siyasetçileri, yöneticileri, medya üyelerini, yazarlarını, sanatçılarını çıkarıyor olabilirler mi? Peşlerine taktıkları bu spiritüalist ve new age derneklerindeki aydın görünümlü denyoları da gayet sömürüyor olabilirler mi?

    Bu spiritüalist Alice Bailey'in kitaplarında çok sıklıkla kullandığı bir laf var, "ışık hüzmeleri" (points of light) diye. Misal eski adı Lucifer Yayınevi, yeni adı Lucis Trust olan ruhçu şirketin şu anki internet sayfasına bir bakalım. Internet sayfasında da doğal olarak Alice Bailey'in öğretileriyle dünyayı aydınlatır bu yüce oluşum [65]:



    Çerçeve içine aldığım bölümde şu denir: "Ben daha büyük bir Işığın içindeki ışık hüzmesiyim"

    Alice Bailey'in öğretilerinin de panteist olduğunu söylemiştim. Dikkat ederseniz "greater Light"taki Light büyük harfle yazılıyor, zira "daha büyük Işık"la kastedilen Tanrı'dır. Burada söylenen sözle anlatılmak istenen şudur: Tüm varlık ışıktır, yani tüm varlık birdir. Ben de bu bütün ve bir olan varlığın bir parçası olduğuma göre, ben de ışığım, ben de Tanrı'yım.

    Bu New Age öğretilerinin bizim Mevlana'lardan, Arabi'lerden hiçbir farkı olmadığını ve tek farklarının işte bu yeni çağa adapte edilmiş ışıklı, enerjili jargonları olduğunu elli kez söylemiştim. Şekil A'da da bunu gayet güzel görüyoruz. He bu arada Mevlana denen 1200'lü yılların sakallı cübbeli elemanı ile bu adamların arasında fiziksel bir bağ olduğunu düşünmüyorum. Fakat tüm mistikler gibi temel öğretileri aynıdır, aynı sonuca ulaşmışlardır. Her neyse, Alice Bailey'in 1957 yılında yayınlanan kitabına geri dönelim. Alice Bailey öğretilerinin özeti olan şöyle bir şiire yer verir kitabında [66]:



    Alice Bailey burada yine ışık hüzmelerinin insanlığa aydınlanma (illumination) getireceğinden bahseder. Panteist öğreti çerçevesinde ışık hüzmeleri olan insan, büyük ışık olan Tanrı'nın bir parçasıdır.

    Şimdi neden Alice Bailey'nin bu saçmalıklarını size gösteriyorum, şu yüzden:



    Bu kareyi şu an sizin de ulaşabileceğiniz New York Times gazetesi internet arşivinden aldım, 19 Ağustos 1988 tarihli sayıda, yakında ABD başkanı olacak olan George Bush'un görev kabul konuşmasının metni vardır [67].

    Bu konuşmada George Bush ilginç bir ifade kullanır:



    Bush, Amerika'daki çeşitliliği anlatır ve Amerika'yı "thousand points of light", yani "binlerce ışık hüzmesi"ne benzetir. Thousand Points of Light ifadesi, spiritüalist okültist Alice Bailey'in ürettiği bir terimdir. Bu söz öyle Amerikalıların sıklıkla kullandığı bir deyim falan değildir. Spiritüalist Bones and Skulls üyesi olan Bush, yine hocalarının ona öğrettiği mistik lisanı kullanır konuşmalarında.

    Ardından aynı George Bush'un 1991 tarihli, Yeni Dünya Düzeni'ni duyurduğu şu meşhur konuşmasına da bir bakalım. Video'su da var. Yukarıdakinden farklı bir konuşma bu.





    Bu konuşmanın bir bölümünde (videoda tam olarak 9:00) ABD başkanı Bush amaçlarının şu olduğunu söyler: Binlerce ışık hüzmesinin aydınlanması (Illumination of a thousand points of light).

    Bak, Bush'un bu sözü öyle AKP Bilecik milletvekilinin "Rabbim bize aydınlık günler nasip etsin inşallaaah" demesi gibi alelade bir söz değildir. "illumination of a thousand points of light", Alice Bailey'nin kitaplarında da sıklıkla geçen, ezoterik ve okült manaları olan bir sözdür ki ne manaya geldiğini sabahtan beri açıklıyorum zaten bu öğretinin. İradesi ve karakteri olmayan bir kukladır Bush, eline verilen metni okur. Eline verilen metin elbette başta ABD'yi ve ABD üzerinden de tüm dünyayı saran panteist, mistik çetenin bir ürünüdür. Fabrika orasıdır.

    George Bush bu ifadeyi konuşmalarında o kadar sıklıkla kullanır ki, 1990 yılında "Points of Light" (Işık Hüzmeleri) adlı hesapta bir hayır kurumu da kurar. Bu spiritüalist oluşum hala dünya çapında aktiftir. Tıpkı Bailey'nin söylediği gibi, Efendiler dünyanın her yerinde aktiftir.

    Bu "binlerce ışık hüzmesi" muhabbeti, şu İkiz Kuleler ve Pentagon saldırılarını yıllar öncesinden bildiren 1995 üretimli illuminati oyun kartlarında da vardır. Bu oyun kartları muhabbeti de karşınıza bin kere çıkıp klişe bir hal aldı diye gerçekliğini yitirmez, gayet açık seçik dalga geçer gibi birçok faaliyetlerini oradan duyurdu bu abiler zamanında:



    Şu ana kadar tüm anlattıklarımı aklında biriktir, zira parçaları birleştiriyoruz. Devam ediyorum.

    RAND Corporation'dan daha önceki yazılarda illaki bahsetmişimdir. Bu RAND, hesapta kar amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşudur. Esasen RAND, tıpkı Stratfor gibi tüm dünyayı sosyolojik, askeri, ekonomik, zart zurt her alanda inceleyen, analizler yapan bir istihbarat ve analiz kuruluşudur, yani gavurun deyimiyle "think tank" kuruluşu. Bir nevi küçük CIA de diyebiliriz kendisine. Dünyanın hemen hemen her ülkesi ve tüm coğrafyaları hakkında yığınla bilgiye, veriye sahiplerdir ve küresel çetenin ileride yapacağı hamlelere dair fikirler sunarlar. E adamlar yapacakları yatırım veya operasyonlar için gerekli ön bilgiyi gökten zembille almıyorlar elbette, RAND gibi, Stratfor gibi yığınla think tank kuruluşu vasıtasıyla sağlıyorlar bu bilgileri.

    RAND 2005'te "Civil Democratic İslam: Partners, Resources and Strategies" adında bir rapor yayınlar [68]. Yani adından da belli olacağı üzere; müslüman ülkelerde kimlerle işbirliği yapabileceklerini, kimlerin kendi çıkarlarıyla uyuştuğunu, kimlerin suyuna gidilip kimlere karşı gelinmesi gerektiğini izah eden bir yol-yöntem haritası çizerler. RAND'ın 2005'te yayınladığı bu raporu bir inceleyelim bakalım.



    Raporda en çok selefi/cihatçı gruplar ve tasavvufçular (sufiler) üzerinde durulur. Selefi/cihatçı gruplar dediğim işte bu El Kaide'dir, Işid'dir, veya diğer potansiyel radikal dinci gruplardır, bunlara üye olabilme potansiyeli taşıyan ayılardır. ABD'nin bu selefiler üzerindeki tutumu özetle şudur: Kullan, at.

    İşin bu raporda bahsedilmeyen (aslında üstü kapalı olarak ima edilen) kısmını anlatayım size, ABD'nin kafa kesicilere karşı tutumu şudur: Bu köktendinci arkadaşlar muhakkak ki oradan buradan pörtleyecektir, bunu önleyemezsin. Çıkan bu radikal dincileri sen silahlandır, sen organize et, yeri geldiğinde sür sahaya, saldırsınlar istediğin noktaya Allahuakbar diye. Fakat destekte fazla ileri gitme, toplumun çoğunluğuna yayılmalarına izin verme, yoksa bu işin önünü alamazsın. Zira bu elemanlar manyak oldukları için zaptedilmeleri zordur. Sağları solları belli olmaz. Ayrıca küreselleşme karşıtı oldukları için de toplumun çoğunluğuna yayılmaları işimize gelmez, o sebeple sadece kısıtlı güce sahip olmalılar. İstediğimiz bölgeleri karıştırabilecek kadar ve medyada vahşiliklerini gösterecekleri pozlar verecek kadar güçlü olmaları yeterli.

    Yani bu adamlar elbette desteklenir, fakat görüşlerinin topluma yayılmaları istenmez, büyümeleri istenmez. Ha ABD bu adamları dibine kadar desteklemiyor diye de gidip bu adamları destekleyecek halimiz yok, zira düşmanın düşmanı her zaman dost değildir.

    Yukarıda Rand'dan aldığım bölümde de müslümanların, bu psikopat cihatçılardan sonra üzerinde en çok durulan ikinci kesimi anlatılır: Tasavvufçular.

    Tasavvufçular ABD tarafından pek sevilir. 2005'teki bu Rand raporunda da göreceğiniz üzere tasavvufçular, İslam'ın sözüm ona modernist ve entelektüel yüzü olarak lanse edilir.

    Şimdi Rand Raporu'nun şu kısmına bakalım:



    Kelimesi kelimesine tercüme ediyorum: "Tasavvufun önemini arttır. Güçlü tasavvufi gelenekleri olan ülkeleri, tarihlerinin bu bölümüne odaklanmaları konusunda teşvik et ve okul müfredatlarına da tasavvufu koysunlar. Tasavvufa daha fazla önem ver."

    Ehehe, ya bu amına koduğumun tarihi bazen sahiden tekerrürden ibaret olabiliyor. Şimdi ABD'li think-tank kuruluşu RAND'ın müslümanlar hakkındaki bu raporu ve tasavvufçular hakkında şu söyledikleri aklınızda kalsın, zira geri döneceğiz. Ben o arada meselenin önemini izah etmek için 150 yıl geriye götüreceğim sizleri.

    1800'lerin ilk yarısında yaşamış bir Fransız düşünür vardır Tocqueville adında, kendisi aynı zamanda tarihçi, devlet adamı ve biraz da iktisatçıdır. 1840'ların başında Tocqueville'i Cezayir'e gönderirler, zira Fransa, Cezayir'i sömürgeleştirmektedir ve isyan hareketleri de Fransızların başını ağrıtır. Abdülkadir adında bir Cezayirli lider, yabancı Fransızlara karşı halkı ayaklandırır. Fransızlar da napacağız, bu Cezayirlileri nasıl yöneteceğiz diye kara kara düşünürler. Tocqueville'i Cezayir'e göndermelerinin sebebi de budur zaten; gözlem yapsın, Cezayir halkını analiz etsin, bize istihbarat sağlasın. Tocqueville 1847'de, tarihe "Cezayir Raporları" adıyla geçecek analizlerini yollar Fransa'ya. Tocqueville'in raporlarını zamanında okumuştum, o koca raporda anlattıklarının tüm özeti şudur: "Eğitimlerine ve dinlerine karışmayın, rahat rahat sömürürüz. Eğer eğitimlerine ve dinlerine müdahale etmeye kalkışırsanız başınız ağrır, çok tepki toplarsınız."

    Bir halkı, hele hele müslümanlar gibi (ama doğru ama yanlış) güçlü din gelenekleri olan bir halkı yönetmek için dikkat etmeniz gereken ilk husus dindir. İkincisi ise eğitimdir. 150 sene öncesinin Fransız'ı işin önemini ve karmaşıklığını görüp "bu işlere hiç karışmayın, siz sömürmenize bakın" der. Fakat günümüzde her halkın ne yiyip içtiğinden tut, kimi ne oranda sevip kimden ne oranda nefret ettiğine kadar her bokunu bilen bir yapılanmamız var. CFR'sinden tut Stratfor'una, aha bu Rand'ına kadar saymakla bitiremeyeceğin kadar istihbarat örgütü var bu adamların. Sırf Twitter ve internet sayfalarında yayınladıkları raporlarda bile bu adamların ne derece bilgi ve gözlem sahibi olduklarını görürsün zaten. Gelgelelim 1900'lerin başından itibaren, halkı yönetmek için gerekli olan bu "din" ve "eğitim"den uzak durmamıştır küresel çete, zira artık bunları karıştıracak, yönlendirecek gücü ve istihbarat bilgisi vardır. Artık 1800'lerin Fransası kadar aciz bir emperyalist güç yok yani karşımızda.

    Bunu nasıl yaparlar? Aha şu raporda tasavvufla ilgili söylenenlere bak anlarsın işte.

    Bu tasavvufu destekle, eğitimlerine de bir güzel sok, sürekli canlı tutsunlar tasavvufla olan bağlarını diye açık seçik talimat veriyor adamlar.

    Tasavvufu edebiyat dersinde, din dersinde sürekli görmedin mi evladım sen okuldayken? Sürekli Yunus'tur, Mevlana'dır, bilmem kim tasavvufçudur, bunları görmedin mi sen edebiyat dersinde? E işte o yüzden adamın biri çıkıp "bu adamlar müslüman falan değil olum, bildiğin pagan, aha delili de şu, şu ve şu" dediğinde önyargıyla yaklaşıyosun, hatta sikine bile takmıyosun adamı. Neden? Çocukken sana öyle öğretildi. Neden? Okulda ders kitabında öyle yazıyordu. Neden? Çevren sana öyle öğretti, mahallendeki imam öyle söyledi, çok feyzli bir abi olan falanca öyle söyledi, öğretmenin öyle söyledi. Bu kültürü de işte öyle güzel yapılandırır ki bu adamlar ufak ufak... Şu tasavvufun hala kültürümüzde bu kadar canlı biçimde yer alması, hala ders kitaplarında bile olması %50 bu adamların bok yemesidir, %50 de müslümanların salaklığındandır. Aslında %100'ü müslümanların salaklığından ya neyse.

    Bu El Kaide veya IŞİD gibi (veya yakında pörtlemesi muhtemel potansiyel El Zamazingolar gibi) Amerikan silahlarıyla cihat eden radikal dinci gerizekalılar veya dini siyasete alet eden siyasal islamcılar zaten insanları İslam'dan yeterince uzaklaştırır. Fakat insansın sen, inanmak senin için bir ihtiyaç, hele hele bu coğrafyanın insanıysan, ne kadar soğursan soğu muhakkak ki İslam'la bir bağ hissedersin içten içe, öyleyse ne yapacaksın? Karşında işte güler yüzlü tasavvuf var. Senin inandığın o "gerçek İslam", aha bu tasavvuf, koş sarıl ona. RAND'ın raporlarında da göreceğiniz üzere ABD'nin İslam coğrafyasındaki tüm stratejisi buna odaklıdır: Radikal dincilerden soğuyanları, sevgi dolu tasavvuf ile karşıla. Bir başka deyişle, yağmurdan kaçarken doluya tutulsunlar.

    Küresel sermaye yine Hegel diyalektiğini kullanır ve dünyayı tez-antitez çatışmalarıyla şekillendirir. Dikkat ederseniz, kafa kesen cihatçıları da, tasavvufi kuruluşları da desteklerler.

    Tasavvufun sevgi imajı tamamen tırttır. Orasına burasına şiş batırıp Allah Allah diyen adamlar da tasavvufçudur. Veya sırf bu yazımdan dolayı beni eline geçirse 50 kere kafamı kesecek olan adamlar da bilmemkim cemaatindendir ve o cemaat de tasavvufçudur. Küresel çetenin müslümanları tasavvufa yöneltmek istemesinin sebebi tasavvufun sevgi doluluğu değil, ileride tek ve ortak dünya dini olmasını planladıkları spiritüalizmin tasavvuf ile aynı şey olmasıdır. Yüzeysel bilgi ve yüzeysel sorgulama insanı genellikle yanlışa götürür. Her konuda sadece iki cümlelik kulaktan dolma bilgi sahibi olan ve bu yüzden de kendini her konunun uzmanı zanneden günümüz sığır aydın gençliği, bu adamların tasavvufu destekleme sebeplerini "tasavvufun barış dini olması"na yoracaktır muhakkak, fakat işin aslının bunla alakası yoktur. Yüzlerce yıllık bir projedir spiritüalizm. Ve bu spiritüalizm; tasavvuf ile aynı şey olduğu için, spiritüalizmin müslümanlara kakalanmasının yegane yolu tasavvuftur. Gör bunu ulan gör, gördüğünden eminim de işte, kabul et. Sırf benim anlattıklarım bile aklı olan adam için yeterlidir ama, temiz bir kafayla düşünerek kendi araştırmanı yap bakalım, sen de bunu fark edeceksin. Zira şeytanın tuzağı zayıftır.

    Rand'ın 2005'teki bu raporu baştan aşağı aynı talimatla doludur: Tasavvufu destekle.



    Ayrıca Fethullah Gülen ve tasavvufi bir oluşum olan Nurculuğun da desteklenmesi önerilir bu raporda. Fethullah bol bol övülür:



    3-4 sene evvel bu Fethullah ve Said Nursi ile ilgili uzuncana bir yazı yazmıştım, o zaman Fethullah'ı savunan Akp'liler şimdi doğal olarak ondan nefret ediyorlar, çünkü reisleri öyle emretti. Fakat şimdi de politik nedenlerden dolayı Fethullah'a giydirip "ama Bediüzzaman Said Nursi hazretleri başka" diyorlar. Oysa işin kaynağı Said Nursi'dir. Said Nursi denen adamın risaleleri de tasavvufidir, yığınla hurafeyle doludur, o da Mevlana'lardan farklı bir şey söylemez.

    Küresel sermayenin tasavvuf hakkındaki tutumunun özetini, size bir New York Times haberi üzerinden göstereyim şimdi de. 17 Ağustos 2010'da NY Times gazetesinde yayınlanan, 16 Ağustos 2010'da da NY Times'ın internet sayfasına koyulan ve tarihçi William Dalrymple tarafından yazılan "Muslims in the Middle" başlıklı yazıyı rol model olarak kullanacağım [69]:



    Bu NY Times haberi var ya, şu yukarıdaki Rand Raporu talimatlarının birebir uygulamalı halidir. Şimdi analizimi iyi oku.

    Yukarıdaki kesitte göreceğiniz üzere, yazıda öncelikle prim yapmak için ABD'li siyasetçilere giydirilir. "Bush gibi siyasetçiler tüm müslümanları terörist gibi gösteriyorlar" minvalinde haklı bir çıkışla müslümanların yanağından makas alınır. E tabi ki burası doğru, İslam'ın batı basınındaki şöhreti malum... Ayrıca bu kısımda göreceğiniz üzere yine El Kaide gibi Selefi/Cihatçı manyakların iğrençliği iyice belirtilir. Fakat bu El Kaide'lerin şişirilmesinin esas sebebi, "gerçek İslam bunlar değil, gerçek İslam işte bu sevgi dolu tasavvuftur" golüne bir zemin hazırlamaktır.



    Yazının bu kısmında ise Amerikalı tasavvufçu Feisal Abdul Rauf övülür. Söylenenler özetle şudur: "Bir tasavvufçu olan Abdul Rauf aşkı, sevgiyi ve Tanrı'yı zikretmeyi över. Ama görüşleri biraz New Age'e benzer. Bu sebeple sevgi dolu tasavvufçu Abdul Rauf; işte bu Usama Bin Ladin veya Taliban gibi cihatçıların gözünde kafir ve putperesttir"

    Anladın mı şimdi tuzağı?

    "Bak müslüman kardeş, burada El Kaide var, Taliban var, bunlar pis adamlar (ki evet, gerçekten de öyleler, Allah onların belasını versin). Şimdi bu pis adamlar, bizim sevgi dolu New Age'ci tasavvufçularımıza kafir gözüyle bakıyorlar. Demek ki sevgi dolu tasavvufçular iyi adamlar (yok ya)."

    İşte ABD'nin İslam üzerindeki tüm stratejisi budur.

    Selefi/cihatçı kafa kesen manyaklar üzerinden, tasavvufu övmek. Bir nevi iyi polis/kötü polis tiyatrosu oynatıp, tasavvufu millete kakalamak.

    Bu budur, mesele bu kadar açık.

    Benim burada sana kör göze parmak sokarcasına izah ettiğim yöntemi, adamlar işte ustalıkla uyguluyorlar. Rand raporu nedir, spiritüalizm nedir, tasavvuf nedir, ABD neden tasavvufçuları över, bunları derinlemesine bilmeyen bir adam şu yazıyı okusa, %99 ihtimalle yazara hak verir. Zira senaryo çok sağlam. Göster El Kaide'leri, IŞİD'leri, karşısına da "kurtuluş bu!" diye koy tasavvufu, yedir millete.

    Aynı NY Times yazısından devam ediyoruz.



    Yazar uçtukça uçar, tasavvufu nasıl öveceğini bilemez artık. Altını çizdiğim bölümde der ki: "Tasavvufçu liderler hoşgörülü fikirleri yüzünden hayatlarını riske atarlar, tıpkı Bağdat'taki Amerikan askerleri gibi."

    Ehehehehehe. Bundan daha güzel ve gerçekten de daha yerinde bir benzetme olamazdı herhalde. Yazar elbette Amerikan askerlerinin Bağdat'ta hayatlarını riske atmalarını Amerikan milliyetçisi duygularla söyler ama yine de farkında olmadan çok doğru bir benzetme yapar. Zira tasavvuf da İslam'a, en az Amerikan askerlerinin Bağdat'a yabancı oluşları kadar yabancıdır. İslam ile tasavvuf, birbirine tamamen zıt inançlardır. Ve günümüzde de tasavvuf, tıpkı Bağdat'taki Amerikan askerleri gibi küresel sermaye tarafından desteklenir.



    Hah kambersiz düğün olmaz, yazarımız burada Mevlana'yı över. Mevlana'nın tüm varlığı ve tüm dinleri bir olarak gördüğünü söyler ki bu doğrudur, yazarın bunları söylemesi Mevlana'yı doğru anladığına delalettir. Mevlana'nın Kuran'la hiçbir alakası olmayan bu panteist fikirlerinin de, "İslam'ın Yeni Ahit'i" olduğunu söyler yazar.

    Yani şimdi ben bu hurafeci herifleri, tasavvufu ve tarikatleri eleştirdiğimde, bunların İslam'la hiçbir alakası olmadığını söylediğimde, beynini süs olarak taşıyan herifler bana "reformcu" diyecektir. Ulan reformun kralını siz yapmışsınız zaten. İslam'la gram alakası olmayan hurafe inançları İslam diye yedirmişsiniz millete. Kendi pagan kökenli inançlarınızın adını İslam koymuşsunuz. Öyle ki elin Amerikalısı bile çakmış mevzuyu, sizin İslam zannettiğiniz tasavvuf için "İslam'ın Yeni Ahit'i" tanımını kullanıyor adam. Sonra da reformcu biz oluyoruz, vay amına koduğumun işine bak sen hele ya. Peygamberin ölümünden yıllar sonra bu tasavvuf müslümanlara bir güzel yedirildi ve İslam'da reform, zaten sizin şeyh ve veli bozuntularınız tarafından yapılmış oldu. Fakat bu pagan tasavvuf inancı, aşağı yukarı 1000-1200 sene evvel İslam'a sızdığı için, bir şekilde gelenek halini aldı ve şu an sizin bu saçma düzeninize karşı bir laf söylemek "reformculuk" oldu. Kuran'ın, yani Allah tarafından son peygambere verildiği iddiası taşıyan bir kitabın; reforma falan ihtiyacı olamaz, ama bu reformu "Kuran'ın gizli anlamlarını Allah'tan keşif yoluyla öğrendik" yalanıyla çok güzel yedirdi millete sizin o hazretleriniz, şeyhleriniz, Mevlana'larınız. Moruk siz delikanlı gibi söylesenize Kuran'ı beğenmediğinizi, Kuran'ı yeterli görmediğinizi. Şunu delikanlı gibi söyleyin, öyle ciddiye alıp konuşayım sizinle. Yemin ederim şu ABD'li spiritüalistler daha delikanlı lan sizden, zira en azından tutarlı bir biçimde tasavvufun nasıl mistik ve yeni bir din olduğunu söylüyor adamlar.

    Neyse devam ediyoruz analize.



    Yazının devamında da eleman Ortadoğu'nun tüm yobaz gruplarını sayar, bunlara karşı çözüm olarak da tasavvufu sunar. Ve yazının sonunda da güvenilirliğini arttırmak için, gider şaka gibi 2007'deki Rand Raporu'nu kaynak olarak sunar ehehe.

    Ben yukarıda 2005'teki bir Rand Raporunu incelemiştim size, bu yazar ise 2007'deki bir Rand Raporundan bahseder. 2007'de de Rand yine "yobazlara karşı tasavvufu kullanma taktiği" izah eden bir çalışma yayınlar. 2005'teki raporun hemen hemen aynısıdır bu rapor da, hatta raporun adı bile:



    "Ilımlı İslam Ağları İnşa Etme"dir [70]. Bu "ılımlı islam" da tabi bizim sevgi yumağı tasavvuftur. 2007 tarihli bu raporda da tasavvuf, İslam'ın aydınlık yüzü olarak kakalanır. Fethullah Gülen ve cemaati uzuuuun uzun övülür. Feto gibi Ortadoğu'daki diğer çeşitli tasavvufi liderler övülür ve bunların desteklenmesi önerilir. Medyada sürekli haberleri çıkan kafa kesen manyak cihatçılar varken, fırsat bu fırsat insanlara sevgi pıtırcığı tasavvufun kakalanması gerektiği belirtilir. Götümden sallamıyorum bunları güzel kardeşim, kaynakçaya koyduk al oku işte raporu. Unutma ki bu raporu yayınlayan, bizim küresel sermayenin strateji kuruluşu Rand'dır. Adamların yolu yöntemi budur. Yukarıdaki Ny Times yazısında da tasavvufu öven eleman, körler sağırlar birbirini ağırlar misali gider Rand Raporu'nu kaynak olarak gösterir "bakın Rand da tasavvufçular için entelektüel ve hümanist diyor" diye. Rand'ın bu raporlarının ardından UNESCO 2007'yi Mevlana yılı ilan eder. Küresel sermaye tasavvufi oluşumlara oluk oluk para akıtır. Müfredatında tasavvufu ön plana çıkaran İslami üniversitelerin kurulması teşvik edilir. Bu okullarda tasavvufa meyilli akademisyenler ve ilahiyatçılar yetiştirilir. Rand raporlarında üniversiteler ve akademisyenler üzerinde inatla ve ısrarla durulur, zira manipülasyon eğitimden başlar. Kulaktan dolma bilgilerle hayat görüşü edinen denyolara soracak olursan eğer, tüm bunlar dünya barışı içindir, çünkü tasavvuf barış dinidir, "ne olursan ol gel" felsefesine sahip bir huzur yuvasıdır ve İslam'dan daha barışçıdır (!). Ve bu Unesco, Rand veya hesapta hayır işlerine milyonlarca dolar bağışlar yağdıran büyük şirketler, hep dünya barışı için uğraşan iyilik meleği kuruluşlardır, tasavvufu desteklemeleri o yüzdendir. He amına koduğumun denyosu seni he, he iki birayla sarhoş olup hayatın tüm acılarını göğüslediğini zanneden göt oğlanı seni he. Tüm bunlar geleceğin tek dünya dini spiritüalizm içindir benim güzel evladım.

    Şimdi bir konuya tekrardan açıklık getireyim. Örneğin şu yukarıda incelediğimiz NY Times'taki yazıyı yazan tarihçi, belki de sahiden kendi halinde bir adamdır ve samimiyetle tasavvufun iyi bir şey olduğuna inanmıştır, tüm dinlerin bir olduğunu düşünüyordur ve gelecekte insanların refahı için tek ve ortak bir dünya dinine ihtiyacımız olduğuna inanıyordur. Yani yazdıklarında samimi olabilir. Adam harbiden belki de hiç öyle gizli kapaklı işler çevirmeden, kendi başına bu sonuca ulaşmıştır. İşte zurnanın zırt dediği yer de tam olarak burası oluyor. Ortada tasavvufa ve spiritüalizme bu kadar büyük bir destek varken ve tüm dünyada bu iş teşvik ediliyorken, sorgulayan birçok insanı bu tür abuk oluşumlar kapıyorken, bu işin okulları sürekli çoğalıyorken, bir insanın zaten "kendi başına" bu sonuca ulaşma ihtimali de artıyor. Zira insan çok kolay manipüle edilebilen bir yaratıktır. Adamlar da bu meseleyi iyi bildiklerinden işte yukarıdaki Rand raporlarındaki talimatlarda gördüğünüz üzere eğitim yoluyla, popüler kültür yoluyla, çeşitli okul ve dernekler yoluyla bu manipülasyon koşullarını oluşturmayı sağlıyorlar. Patır patır ruhçuluğu, tasavvufu, panteizmi yüceltiyorlar ve bu sayede bu saçmalıklara birçok insanı inandırmayı başarıyorlar. Geleceğin tek dünya dinine zemini işte böyle hazırlıyorlar. O sebeple, şu adam samimi midir, bu adam ajan mıdır gibi sikimsonik zaman kaybı meselelerle uğraşmayın ve bunlara takılmayın. Pragmatist olup sonuca bakın siz.

    Şimdi Tasavvufun spiritüalizm ile aynı şey olduğuna ve spiritüalizm gibi tasavvufun da küresel sermaye tarafından desteklendiğine dair bir başka delil sunayım size,

    Dünyada "Universal Sufism" (Evrensel Tasavvuf) adıyla bilinen ve 1900'lü yılların başlarında kurulup hala çığ gibi büyüyen bir kardeşlik oluşumu vardır. Kurucuları Inayat Khan ve Samuel L. Lewis adlı iki aydınlanmış elemandır. Bu arkadaşların da ilgi alanları yine Hinduizm, Budizm gibi mistik dinlerle beraber tasavvuf ve tasavvufun kolları olan Nakşibendilik, Kadirilik vb'dir. Öğretileri yine aynıdır, "tüm varlık birdir, tüm dinler birdir, her şey Allah'tır, sen ve ben de Allah'ız" vs. Tüm bunları tekrardan izah etmeyeyim işte, sabahtan beri anlattığım şeyler.

    Bu kardeşlik örgütü, internet sayfalarında da görebileceğiniz üzere müritlerini panteizme ve aydınlanmaya (illumination) davet eder. [71]



    "Evrensel Tasavvuf" adlı bu hareket kendi arasında da dallara budaklara ayrılır, "Sufi Ruhaniat International", "International Sufi Movement", "Sufi Order International", zart zurt gibi birçok alt kardeşlik örgütü vardır bu hareketin. Örneğin bu alt kollardan sadece bir tanesi olan Sufi Order International'ın bile çoğu Amerika'da olmak üzere dünyanın dört bir yanında dernekleri, okulları vardır. Bakınız [72]:




    Liste daha uzuyor, merak eden kaynakçadaki adresten tüm dernekleri görebilir. Ve unutmayın, bu dernekler "Evrensel Tasavvuf" hareketinin sadece bir alt kolu olan Sufi Order International'a bağlı olanları, hepsini varın siz düşünün.

    Tıpkı Mevlana gibi tüm dinlerin bir olduğunu, her şeyin Allah olduğunu söyleyen, buram buram mushroom kokan bu pagan ve aydınlanmış abiler, kendi internet sitelerinden birinde de bir silsile yayınlarlar. Hani bu tasavvufun şeyhleri, velileri, yani Tanrı parçası olduğunu idrak etmiş yüce seçilmiş kişileri çıkar ya arada sırada, işte tarihten beri onların kim olduğunu sıralarlar [73]:



    Gördüğünüz üzere silsile (haşa) Muhammed peygamberden başlıyormuş. Tabi bu abilere göre (tıpkı İbn Arabi'nin de söylediği gibi) peygamberler de aslında tasavvufçudur, peygamberler de aslında her şeyin Allah olduğuna inanırlar, peygamberlere göre de tüm dinler birdir. Yalnız işte bu peygamberler görevleri gereği açık seçik konuşamamışlardır, halk da anlasın diye bazı gerçekleri gizlemişlerdir, bak sen şu hınzır peygamberlere.

    Ve tabi ki Muhammed peygamberden başladığını iddia ettikleri bu silsilenin son halkaları, yani son Tanrı Parçaları ise, Evrensel Tasavvuf hareketinin kurucusu olan Inayat Khan ve öğrencileridir:



    Her tasavvuf kolunun da tıpkı bu elemanlarda olduğu gibi kendilerine has silsileleri vardır. Her tasavvuf kolu, silsileyi peygamberimizden başlatır, araya kendi velilerini, yüce zatlarını sıkıştırır. Evrensel Tasavvuf hareketinde de olay aynıdır işte.

    Şimdi işin biraz daha içine girelim... Bu Evrensel Tasavvufun ve onun Ruhaniat adlı diğer bir alt kolunun kurucusu Samuel L. Lewis adlı elemandır. Kendisine "Sufi Sam" de derler,

    Bu Sufi Sam, yani Samuel L. Lewis, hareketin kurucusu olan Inayat Khan'ın öğrencisidir ve meşaleyi ondan alarak bu kardeşlik örgütünü daha da ilerletir. İşin görünen kısmı kadarıyla, hareketin en önemli 2. adamı diyebiliriz kendisine ama aslında kendisi hareketin en önemli adamıdır (nedenini göreceksiniz). Bir New Age'ci ve tasavvufçu olan Sufi Sam, hareketini yaymak adına dünyanın dört bir yanını gezmiş, öğretilerini insanlara duyurmuş ve büyük küçük birçok dernek, kardeşlik örgütü vs kurmuştur. Kendini tasavvufa adamış olan Sufi Sam şudur:



    Sufi Sam burada kankslarla aydınlanma keyfi yaşıyor. Bakınız nasıl da aydınlanıyor.

    Peki hareketin en önemli 2. adamı olan bu Sufi Sam (Samuel Lewis) kimdir, kendisini yakından tanıyalım [74]:



    Sufi Sam'in babası, meşhur ABD'li kot pantolon üreticisi Levis şirketinin başkan yardımcısıdır. Bildiğiniz üzere Levis'in kurucusu Levi Strauss'tur, Sufi Sam'in babası ise işte o meşhur Levi Strauss'un sağ koludur.

    Sufi Sam'in anne tarafı ise daha ilginç: Rothschild ailesi.

    Evet, bizim kendisini tasavvufa adayan, Evrensel Tasavvuf ve Ruhaniyat adlı kardeşlik örgütlerinin kurucusu olan ve ne hikmetse dünyanın dört bir tarafına yayılmayı başarabilen Sufi Sam, meşhur banker Rothschild ailesinin bir ferdidir. Annesi Harriet Rothschild'dir.

    Size, ortada dönen şu tiyatronun büyüklüğünü anlatabilmem için daha ne yapmam lazım bilmiyorum.

    Rothschild'ler oğullarını Erasmus'la tasavvuf öğrensinler diye dünyanın dört bir yanına göndermediler herhalde güzel evladım di mi? Rand'ın son 10 yılda yayınladığı "tasavvufu teşvik et" temalı raporlar yeni bir nane değildir, yüzlerce yıllık bir planın, sırası geldiğinde uygulanan adımlarından birisidir. Spiritüalizm, temel öğretisi panteizme dayanan bir öğretidir ve tasavvuf ile tamamen aynı şeydir. Pagan sembolü mühürlerini 1 doların üzerine basan ve spiritüalizmi yıllardır teşvik eden bu banker ailenin kendi oğullarını tasavvufu yaymak için görevlendirmiş olması elbette tesadüfi değildir. Zira kendi inançları da tasavvuf ile temelde aynıdır ve gelecekte insanlığı kontrol altında tutmak için kuracakları spiritüalist dünya dini de tasavvuf ile temelde aynıdır. Lafta "sevgi, hoşgörü, kardeşlik", derininde ise "kötü", "iyi", "ahlak" gibi kavramların bulunmadığı, zira herkesin sorgulanamaz Tanrı'lar olduğu bir rezalet.

    Bunları bizim tasavvufçu ilahiyatçılara, gelenekçi müslümanlara veya dergaha giden sufilere kabul ettirmek genelde çok zordur. Zira gelenekçilerin büyük çoğunluğu ne spiritüalizm bilirler, ne panteizm, ne de mistisizm. Kendilerine öğretilen din muhakkak en doğru din olduğu için sadece onu öğrenirler ve başlarını kaldırıp "lan dünyada başka neler var acaba?" diye dönüp bakmazlar. İnandıkları tasavvufun, ruhçuluk inancı ile aynı şey olduğundan bile bi'haberdirler. Bir de tüm bunların üstüne, gider sizi "cahillik" ile suçlarlar. Onlar muhakkak tasavvufun anlaşılamadığını veya yanlış anlaşıldığını iddia edecek, kaynağı diğer mistik dinlerden alınmış olan tasavvuf öğretilerini Arapça isimleriyle size açıklamaya kalkarak bilgiçlik taslayacak (çünkü Arapça bir şeyler söylüyorsa otomatikman çok bilgili oluyor), ve sonunda sizi ya "kapasitesizlik" ya da "bilgisizlik"le suçlayıp işin içinden çıkacaklardır. Tek bir iddianıza bile mantıklı cevap veremeyeceklerdir. Vermeleri mümkün değildir, zira kendi inançları ortadadır, Kuran ayetleri ortadadır. Aradaki çelişkiyi görmemek için, yalnızca onu görmek istememek lazımdır. Tasavvuf ile Kuran'ın çelişmesi hadi ayrı bir yerde dursun, bir de yazının şu son bölümlerinde gösterdiğim işin politik ve siyasi boyutu da vardır. Spiritüalizmin Arapça'ya boyanmış hali olan tasavvuf; küresel sermaye tarafından alenen desteklenir, fakat onlar tüm bunlara karşı da laf kıvırmaya başvuracaklardır. Öyleyse ben nah bu kol gibi yazıyı neden yazıyorum? Öncelikle tabi ki kendim için yazıyorum, zira ölüp gittikten sonra Allah'ın beni bu dünyada yaptıklarımdan sorgulayacağını biliyorum. Allah'ın karşısına sığır gibi bomboş bir şekilde çıkmak istemiyorum. Bir diğer sebebi ise, muhakkak ki aranızdan kafasını kullanıp bu işten dönenler olacaktır, ama 3 tane, ama 5 tane, heh işte o da kısa günün karıdır. Aklını kullanıp delillerin peşinden gidenler kazanacaktır, aklını işletmeyenler ise muhakkak kaybedecektir, Bir müslüman olarak öğrendiklerimi size anlatmak ve uyarmak benim görevimdir, artık siz istediğinizin peşinden gitmekte özgürsünüz.

    Gelelim tasavvufun spiritüalizm ile aynı şey olmasına ve spiritüalistler tarafından pek sevilmesine dair bir diğer örneğe.

    Birkaç yıldır internet'te dolaşan ve bazı ödüller de alan bir video var "I, Pet Goat II" adında [75]. Bu video baştan aşağı sembollerle konuşur, ABD siyasetine, yeni dünya düzenine ve dinlere girer çıkar, bu işi ise semboller vasıtasıyla yapar. Sonda söylemem gerekeni şimdiden söyleyeyim, video'yu yapan elemanın röportajlarını ve birkaç yazısını okudum, eleman spiritüalist. Hazırladığı bu video'da da doğrularla yanlışları harmanlayarak,
  • tasavvufu ve spiritüalizmi yüceltir kendisi. Konuyla ilgilenen birçok kişi bu video'nun "çok iyi mesajlar verdiğini" düşünüyor, fakat panteizmin ve spiritüalizmin ne olduğunu bilmezseniz, esas meselenin zaten dünyaya spiritüalizmi getirmek olduğunu anlamış değilseniz, bu şekilde kandırılmanız doğal. Şimdi bu video'nun ufak çaplı bir analizini yapalım. Mesela video'nun başında şu sahneler vardır, şöyle bir göz gezdirin:







    Başlarda anlatılanlar özetle şudur (ki bunlar video'nun verdiği "doğru" mesajlardır): Bush ve Obama gibi ABD başkanları birer kukladır, bu kuklaların oynatıcısı ise şeytandır (master of puppets hesabı). Biraz daha detaya ineceksek, Bush'un kafasında gerzek bir şapka vardır, Bush "aptal ABD'li başkan" rolünü oynar. Obama'nın kafasında ise üniversiteli kepi vardır, o da üzerine düşen "bilgili, eğitimli ABD başkanı" rolünü oynar. Hatta son karede Obama'ya bir ekrandan "gül" emri verilir, o da iradesi olmayan bir kukla olduğu için emirlere uyar ve güler. Bilgili, güler yüzlü bir imaj oluşturur. Video'daki her karede tonlarca detay vardır, isteyen bu detayların içinde kaybolabilir ama yazı hayvan gibi uzadığından dolayı ben bunu yapmayacağım, sadece konumuzla alakalı kısımlarını inceleyeceğim. Ama konumuza geçmeden evvel izah etmem gereken bir başka mevzu var.

    Video'nun ismi neden "Pet Goat"tır ve ABD başkanı Bush neden bir sınıfın içindedir? Şimdi bu soruların cevabını vermek için video'ya kısa bir ara verip, reel hayata geri dönüyoruz. İkiz Kule saldırılarının yaşandığı 11 Eylül 2001 sabahı Bush, bir okul ziyaretindedir.



    Bu ziyaret sırasında sınıftaki çocuklar tarafından "Pet Goat" adlı bir hikaye okunur ki bu Pet Goat, satanist mesajlar barındırdığı gerekçesiyle bazı yasaklar almış bir çocuk hikayesidir. Fotoğrafa biraz dikkatli bakarsanız "aptal ABD başkanı" imajlı Bush'un elindeki hikaye kitabını ters tuttuğunu göreceksiniz. Bu kare internet'te ve medyada da epey dalga konusu olmuştu zamanında "Bush ne kadar salak yea ehehe" diye. Fakat Bush'un, içerisinde Pet Goat adlı satanist hikaye de bulunan bu kitabı ters tutmasının sebebi; kendisinin salak olması değil, satanizmde ritüellerin tersten yapılmasıdır. Size garanti ederim ki Bush, kendisinin salak olduğunu iddia eden insanların en az bi %95'inden daha zekidir, ona şüpheniz olmasın. Bu sınıftaki olay başlı başına bir ritüeldir, daha da açacağım meseleyi, relax.



    Sınıfta Pet Goat adlı luciferian hikayenin okunduğunu söylemiştim. Derken İkiz Kule saldırıları gerçekleşir, ilk uçak Dünya Ticaret Merkezi'ne girer. Bush'un yanına gelip kulağına saldırıların olduğu fısıldanır. Bush (hesapta) saldırıyı bu anda öğrenir.

    Şimdi şu yukarıda görmüş olduğunuz kare var ya, bu karenin 20-30 saniye öncesine gideceğiz. Dünyanın nasıl ruh hastası bir çete ile karşı karşıya olduğunu göreceksiniz zira. Şu 2 dakikalık video'da, Bush'un kulağına "abi İkiz Kulelere girdiler :(" diye fısıldanan o anın öncesini ve sonrasını görebilirsiniz. Bu anı beraber seyredeceğiz şimdi. Zaman ise 11 Eylül 2001 sabahı, yani İkiz Kule saldırılarının olduğu andır.





    Bush sınıftadır, öğretmen ise çocuklara bazı kelimeler söyler. Çocuklar, öğretmenin söylediği kelimeleri hep bir ağızdan tekrar ederler.



    Video'yu 17. saniyesinden itibaren izlerseniz siz de göreceksiniz, öğretmenin sınıfa okuduğu ve çocukların da yüksek sesle tekrar ettiği kelimeler şunlardır: "kite, hit, steel, plane, must"

    Yani Türkçesiyle "uçurtma, vurmak, çelik, uçak, -meli"

    Eğer bu kelimelerle anlamlı bir cümle kurmak isterseniz şu cümleyi elde edersiniz: "Kite plane must hit steel"

    Yani: "İnsansız uçak, çeliğe vurmalı"

    "Kite" uçurtma demektir, "kite plane" ise "insansız uçak" (hani şu drone'lar gibi) manasına gelen bir deyiştir. Ve bildiğiniz üzere 11 Eylül sabahı saldırıya uğrayan Dünya Ticaret Merkezi'nin o ihtişamlı gökdelenleri de "çelik" konstrüksiyonludur. Yani tıpkı çocukların söylediği gibi, insansız uçak çeliğe vurmuştur.

    Devam edelim:



    Çocuklar öğretmenlerinin söylediği bu kelimeleri tekrar ederler. "Uçak" derler, "çelik" derler, en sonunda "insansız uçak, çeliğe vurmalı" cümlesini oluşturacak olan o kelimeleri tekrar ederler. Bundan az önce de Pet Goat adlı satanist hikayeyi okumuşlardı sınıfta. Çocuklar da, muhtemelen öğretmen de, satanist bir ritüele meze olduklarının farkında değillerdir.



    Ve çocuklar "insansız uçak, çeliğe vurmalı" cümlesinin kelimelerini okuduktan sadece birkaç saniye sonra, video'da izleyebileceğiniz üzere Bush'un yanına biri gelir ve ona tıpkı çocukların söylediği şekilde, İkiz Kule saldırısının gerçekleştiğini, yani bir uçağın çelikten İkiz Kule binasına vurduğunu haber verir.

    Az önce insanlık tarihinin en psikopatça anlarından birisini seyrettiniz. Bu sapık pagan inanışa sahip ailelerin aleni bir ritüelini izlemiş oldunuz. Yani şu olay üstüne ne kadar küfretsem, ne söylesem boş gelir, o yüzden lafı kısa kesiyorum artık, hasta ruhlu orospu çocukları. Bunlara komplo teorisi diyen, zira her haltın üstünü "komplo, yalan onlar yeeaeae" diye çizince kendini rasyonel insan oluyor zanneden gavatların da ayrıca amına koyayım.

    Şimdi bizim şu animasyon video'nun adının neden Pet Goat olduğunu, Bush'un neden bir sınıfta şebeklikler yaptığını anlamış olduk.



    İlerleyen kısımlarda Usama Bin Ladin de gözükür, dikkat ederseniz Usama'nın göğsünde CIA arması vardır. Yani "Usama da aynı ekipten" der video'yu hazırlayan arkadaş.

    Buraya kadar gösterdiklerim video'nun "doğru" mesajlarıydı. Ki bu gösterdiklerim zaten video'yu seyredenleri tavlamaya yönelik bölümlerdir. Bu anlatılanlar sayesinde izleyici; video'nun bundan sonra da "doğru" mesajlar vereceğine inanmaya meyilli hale gelir. Zira şeytanın elinde kukla olan ABD başkanları, Pet Goat meselesinin incelenmesi falan gibi detaylar, konuyla ilgili birçok insanın ilgisini cezbeder zaten. Halbuki bunlar önden gösterilen kamyondur, büyük bir hevesle açtığınız o ağza birazdan leş gibi kereviz girecek amına koyim.

    Bunları sadece video hakkında genel bir fikriniz olsun diye anlattım, bundan sonra video'daki milyon tane detaya girmeyeceğim, konunun sadece spiritüalizm ve tasavvuf boyutuyla ilgili kısmını göstereceğim.



    İlerleyen kısımlarda Antik Mısır Tanrısı Anubis'in botuna binmiş birisi gelir.



    Anubis'in botuyla gelen bu kişinin göğüs boşluğunda kalp sembolü vardır, yani insanlığa "sevgi"yi getirecektir bu kişi. Sevgi ve aşk, yine spiritüalistlerle tasavvufçuların en çok suistimal ettikleri kavramlardandır.



    İnsanlığa gelen bu kurtarıcının alnında da üçüncü göz (veya Horus'un gözü) vardır, yani insanlığa "aydınlanma"yı getirecektir kendisi.

    Daha sonra görürüz ki bu kişi aslında...



    İsa'dır... Alnında pagan sembolü Horus'un gözü, altında Antik Mısır Tanrısı Anubis'in botuyla beraber bir isa profili...

    Ruhçuların iddiasına göre peygamberler de "varlığın birliğini" çözmüş, döneminin aydınlanmış kişileridir. isa'nın üzerindeki pagan semboller bu sebeptendir, yani aslında tüm peygamberler pagandır kendi iddialarına göre.

    Ve esasen burada resmedilen İsa, Hristiyanların ve Müslümanların düşündüğü gibi bir İsa peygamberden ziyade, "kozmik kurtarıcı İsa"dır. Bir nevi Matrix'teki Neo'dur bu gelen kurtarıcı. Sikindirik New Age muhabbetleri işte.

    Bu video'daki gibi "kozmik kurtarıcı İsa"nın anlatıldığı bir spiritüalist kitap vardır. Adı "Coming of the Cosmic Christ" (Kozmik İsa'nın Gelişi), yazarı ise Matthew Fox'tur. Bu kitapta anlatılanlar yine varlığın birliği (vahdeti vücut) üzerinedir ve İsa aslında tüm varlığın bir oluşunun bir temsilidir. The One'dır yani İsa, tıpkı Matrix'teki Neo, veya "ben Allah'ım" diyen veliler gibi.

    Ve ne kadar ilginç değildir ki, bu spiritüalist masalların anlatıldığı Kozmik İsa'nın Gelişi adlı kitapta yazar, Laurence Rockefeller'a kendisine verdiği desteklerden dolayı teşekkür eder.

    Neden Rockefeller'a teşekkür eder peki yazar? Amına koyim sabahtan beri anlatıyoruz ya işte bu spiritüalizm küresel sermayenin marifetidir, bu adamlar destek ve teşvik verir spiritüalizmin yayılması için diye. Neyse lan niye atar yaptıysam, 5 saattir kalkmadan yazıyorum diye şirazem kaydı galiba amına koyim. Ben bi sigara almaya çıkıcam dışarı, kaybolma bi yere.

    Heh geldim, devam ediyoruz video'ya.

    Video'daki İsa'nın gelişi, aslında tüm insanlara "aydınlanma"nın gelişini sembolize eder. Tüm insanlar "bir" olduklarını idrak ederler. Bu aydınlanma esnasında da dünya, birtakım zıtlıkların çatışmasına ve yeni sentezlerin doğmasına şahit olur. Örneğin:



    Elinde orak ve çekiç olan bu işçi boğulur, yani insanların aydınlanmasıyla komünizm çöker.



    Ardından sikindirik beyaz yakalı sınıfı görürüz ve...



    Aydınlanmış olan insanlık, bu beyaz yakalıları da yok eder. Bu sahneler de kapitalizmin çöküşünü sembolize eder.



    Video'nun sonunda da hesapta aydınlanmış insan galip gelir. Komünizm ve kapitalizm çatışmasından bir sentez doğar, yani yeni dünya düzeni kurulur. İsa'nın hemen arkasında bir kilisenin yıkıldığını görürsünüz. Zira dünya, artık ahiret ve ahlak gibi kavramlara sahip dinlerden kurtulmuştur, çünkü insan artık aydınlanmıştır, bi'nevi übermensch olmuştur.

    Video'nun verdiği ana mesajı size göstermek adına bu sahneleri atlaya zıplaya gösterdim. Şimdi video'nun orta kısımlarındaki bazı sahnelere dönelim ki mesele daha iyi idrak edilsin:



    Yerde böyle devasa bir kara parçası vardır. Dikkatli bakarsanız eğer bu kütle aslında, yerde yatan bir adamdır ve bu adam da ereksiyon halindedir. Derken göklerden Tanrı'nın eli gelir:



    Bu sırada ereksiyon halindeki penise, ya da amma kibar konuştum lan, kalkmış olan sike zoom yapılır. Kalkık sikin tepesinde ise haç işareti vardır ve bu kalkık sik bir hapishanedir, parmaklıkları vardır. Parmaklıkların yanında ise kalp vardır. Tüm bunların anlamını açıklayacağım:



    Kalkık penis şeklindeki bu hapishanenin içinde bir de yaşlı ve çirkin bir kadın vardır.



    Hapishanenin duvarlarında, kare içine aldığım bölüme dikkatle bakarsanız eğer, çentik işaretleri olduğunu göreceksiniz.

    Bu sahnelerde anlatılmak istenen; cinselliğin bastırılmasıdır. Sertleşmiş bir penis şeklindeki bu hapishanenin içinde özgürlüğüne kavuşmayı bekleyen ve dışarı çıkmak için gün sayan bir ihtiyar vardır. Penis şeklindeki bu hapishanenin tepesinde haç işareti bulunması da, Hristiyanlıkta (tabi İslam'da da) zinanın, yani evlilik dışı cinsel ilişkinin yasak olmasına bir atıftır. Zira bu cinselliğin bastırılması hapishanesini kuranlar, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerdir. Aydınlanmış insanlar ise bu dinlerin çok ötesinde, sözümona tekamül etmiş ve "Tanrı parçası" olduğunu idrak etmiş üstün varlıklar olduğu için bu yasakları artık kaldırırlar. Mtv'nin ve popüler kültürün sabahtan akşama kadar size pompaladığı gibi, ne kadar fazla insanla sikişirseniz, o kadar özgür ve aydın olursunuz. Yersen diyecem ama zaten yeniyor bu.

    Hristiyanlık zaten teslis (üçleme) ve kominyon ayini gibi inanış şekillerinden de belli olacağı üzere panteizmin etkisi altındadır. Fakat spiritüalistler yine de Hristiyanlığı sevmezler, zira Hristiyanlıkta yine de iyi-kötü bir ahlak anlayışı vardır, oysa Tanrı parçası olan insan her türlü ahlağın üzerinde olmalıdır, onun her yaptığı Tanrısaldır. Öte yandan Hristiyanlıkta da bu ahlak anlayışının bir sonucu olarak bu dünyada yaptıklarından sorguya çekileceğin bir ahiret inancı vardır, işin bu kısmı da spiritüalizme uymaz. Hani ruhçuların kendi inanışlarını teistlere kakalamak için "melek"leri kullandığını söylemiştim ya size, bu video'da da İsa'nın kullanıldığını görürüz. Internet'te bu video'ya verilen tepkileri epey takip etmiştim zamanında, Hristiyanların çoğu bu video'yu beğenmişti, video'da anlatıldığı gibi "eğer İsa'ya uyarsak kurtulacağımızı" söyleyen insanlarla doluydu internet. Oysa şu video'daki İsa, bildiğimiz İsa peygamberin öğretilerinin tam tersini dayatır. Her türlü ahlak anlayışını kırar, finalde "varlığın birliği" üzerine kurulu yeni dünya dinini getirir. Hristiyanların çoğu, tıpkı müslümanların çoğu gibi neye inandıklarını bilmedikleri için şekli taklit ederler, basit bir İsa animasyonuyla aldatılırlar. "Sevgi" ile insanlığa aydınlanmayı getireceğini iddia eden bu arkadaşlar, Hristiyanları da "İsa sevgisi" üzerinden kandırırlar.

    Video'yu hazırlayanlar esasen o kadar bilgili ve çakallardır ki, bu yöntemin hep tuttuğunu bilirler, Hristiyanların sevdiği bu video'da şöyle ironik bir sahne vardır:



    Anubis'in botuyla dünyayı gezen bu İsa, panteist, aydınlanmış ve "bir" olduğunu idrak etmiş insandır, bunu söylemiştim. Fakat bu karakter, sırf "İsa" şeklinde çizildiği için tamamen zıt bir felsefeyi öğütlese de Hristiyanları kandırmayı başarır. Şöyle ki:



    İsa'nın dünyaya geldiğini gören balıklar hemen sudan çıkarlar ve...



    Onun botuna atlarlar...

    Balık, bildiğiniz üzere Hristiyanlığın sembolüdür. Spiritüalistler, Hristiyanların aşina oldukları "sevgi, melekler, İsa" gibi kavramları kullanarak onları kandırırlar. ABD ve Avrupa'da spiritüalizmin yayılma yolu budur, tıpkı bizdeki yöntemlerinin tasavvuf olması gibi... Yüzeysel bilgi sahibi insanları, önceden aşina oldukları kavramların anlamını değiştirerek kandırırlar. Örneğin Allah inancı olan bir insana "Allah yok diyeceksin" şeklinde bir baskı uygularsanız bu geri tepecektir, fakat spiritüalizm ve tasavvuftaki gibi panteist bir Allah inancı inşa ederseniz ve insanlara bunu yutturursanız, amacınıza daha kolay, daha az tepkiyle karşılaşarak ulaşmış olursunuz. Video'daki bu sahnede de İsa şekline kanan Hristiyanların, bu pagan inanışın peşinden koşmaları, sudan çıkıp spiritüalizmin kayığına atlamaları gösterilir. Sudan çıkan balık ise elbette ölür. Yani bu sahnede anlatılan, Hristiyanlığın spiritüalizm tarafından bitirilecek olmasıdır. Bunu da spiritüalistler, aynen şu sahnelerde anlatıldığı gibi neye inandığını tam olarak bilmeyen Hristiyanları, aşina oldukları kavramlar üzerinden kandırmaları yoluyla yapacaklardır. Hristiyanların bu video'yu beğenmeleri, iyi bir şey zannedip spiritüalizmi sevmeleri de, tıpkı müslümanların tasavvufu sevmeleri gibi çelişkili ve mantıksız bir durumdur. Zira yüzeysel bilgi insanın hayatını mahveder.

    Şimdi gelelim video'nun bizim coğrafyamızı ilgilendiren bölümüne, yani tasavvufa.



    Video'nun bu bölümünde, müslüman ülkelerde çıkan savaşlar anlatılır. Camiler bombalanır ve yıkılır.



    Bu karede milyon tane detay vardır, fakat ben detaylarda boğulmayıp size meselenin özünü anlatacağım. Malumunuz Türklerin hala fesli resmedilmesi gibi, Amerikalının gözünde bu çarşaflı kadın da müslümanların simgesidir. Bu karede anlatılanlar özetle şunlardır: Müslüman ülkelerdeki kargaşalar ve savaşlar yüzünden insanların, bilhassa da çocukların ölmesi, insanların bezmesi.



    Bu kare önemlidir, ölen müslüman çocuğun yüzü gösterilir ve dikkat ederseniz çocuğun alnında bir böcek gezmektedir. Bu böcek bildiğin bokböceğidir. Neden çocuğun suratında bir bokböceği gezdiğini bir sonraki kareyi gösterdikten sonra anlatacağım.

    Bu sahnelerden sonra araya demin anlattığım kapitalizmin ve komünizmin çökmesi sahneleri girer, dünyanın her yerindeki çatışmalar ve dönüşüm gösterilir. Ve İsa ile resmedilen o aydınlanmış insanlığın kurduğu yeni dünya düzenini görmeye başladığımız sahnelerde, video'nun sonlarına doğru şu sahneleri görürüz:



    Video'nun başlarında savaşlar yüzünden ölen müslüman çocuk, video'nun sonunda yeni dünya düzeninin gelmesiyle beraber bir semazen olarak, yani sufi olarak dirilir!



    Ve savaşlardan, radikal dinci gruplardan bezen müslüman ülkelere artık tasavvuf gelir. Müslüman ülkeler tasavvuf ile hesapta kurtuluşa ve aydınlanmaya ererler.

    Video'nun başlarındaki sahnede bu çocuğun yüzünde gezen bokböceği de bununla ilgilidir. Zira bokböceği, sürekli çalıştığı ve bir işlerle meşgul olduğu için çoğu zaman daha kanatları olduğunu fark edemeden ölüp gider. Müslümanlar da kanatları olduğunu, yani içlerindeki cevheri, tasavvuf ile keşfedip yeniden doğacaklardır. Video'da tüm anlatılan budur.

    Şimdi araya kısa bir reklam alayım. Müslüman ülkelerin bugünkü halini zerre kadar savunmuyorum. Benim gözümde günümüzdeki müslüman ülkeler, Allah'a İskandinav ülkelerinden daha uzaktır. Zira biri sürekli Allah ile aldatır, Allah adına kurallar koyar, Allah adına haramlar üretir, Allah adına kendi egosunu tatmin eder, Allah adına kendi cebini doldurur, diğeri ise en azından Allah'ı hiç işin içine katmaz. Ben seküler (dini değerleri önemsemeyen) bir insan değilim, fakat sekülerleri, kendi saçmalıklarını din diye dayatanlara çoğu zaman tercih ederim.

    Gelgelelim gayet profesyonelce hazırlanmış olan bu video'da müslümanlarla ilgili resmedilen manzara; tamamen küresel sermayenin planıyla, Rand Raporlarıyla, ya araya daha virgül koymama gerek yok işte, kısacası şu yazıda anlattığım her şeyle uygundur.

    Müslümanlara, içlerinde bulundukları saçma durumdan kurtulma vaadi olarak, tasavvufu dayatacaklardır. Planları budur ve daha şimdiden yapılan da budur. Müslümanları bir pisliğin içinden alıp, öteki pisliğe batıracaklardır.

    Bunu yapma nedenleri ise dünyayı, ortak din olarak getirecekleri spiritüalizme hazırlamaktır. Her kültürün, toplumun ve dinin, spiritüalizme ısınma yolu başkadır. Kimini kozmik kurtarıcı İsa masallarıyla kandırırsın, kimini Kabala ve ışık kitabı Zohar ile kandırırsın, kimini de sevgi böceği Mevlana ile, Yunus ile, yani tasavvuf ile kandırırsın. Zira tüm bu mistikler temelde aynı öğretiye sahiplerdir, sadece hitap şekilleri içlerinde bulundukları topluma göre değişir ve bu sayede de nabza göre şerbet verirsin.

    Mesele bundan ibarettir.

    Peki müslümanların kurtuluşu o değil, bu değil, e nerede o zaman bu kurtuluş? Kurtuluş elbette hurafeleri ve rivayetleri terk ederek, Kuran'a geri dönmektedir. Kurtuluş dünyayı ve nimetleri terk etmekte veya küçümsemekte değil, çalışıp üretmektedir. Kurtuluş nasıl oluyorsa tek bir Allah'tan çıkan ama helalleri ve haramları bile farklı olan mezheplere bağlanmakta değil, "ben müslümanım" deyip Kuran'a bağlanmaktadır.

    Fakat müslümanların toplum olarak kurtuluşa ereceklerini de zannetmiyorum, bu tabi sadece benim öngörüm. Eminim ki bu yazıda kanıtlara dayanarak anlattığım bunca şeye bile "müslümanlar" tarafından öyle psikopatça, öyle mantıksız, öyle iftira dolu cevaplar alacağım ki, neden bu kafa yapısında olan insanların toplumca rahata ermelerinin mümkün olmadığını düşündüğümü sen de anlayacaksın. Hatta ben sadece müslümanların değil, tüm dünyanın asla kurtuluşa, refaha falan erebileceğini de düşünmüyorum.

    "İnsanlar iyidir" veya "insanlar kötüdür" gibi ön kabuller, dünyanın en gerzekçe bakış açılarıdır ki insanların bu tür salak paradigmalara kaymasının yegane sebebi; insanları daima tek tip gören toplumsalcı felsefelerin yayılmasıdır (misal sosyalizmin her türlüsü, misal panteist dinler, misal tasavvuf). İnsan, tek bir "benlik" olarak iyiliğe de, kötülüğe de muktedirdir. Bu da demektir ki insandan insana değişen bir seçim olarak biz, kötülüğü seçen kötü insanların ve iyiliği seçen iyi insanların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve benim gözümde kötülüğü seçen insan sayısı, iyiliği seçen insan sayısından bir hayli fazla -ki bu da benim şahsi düşüncem, katılmayabilirsiniz-. İyi olduğunu iddia eden veya iyiymiş gibi rol yapan insanların "büyük çoğunluğu" da eline imkan geçmemiş kötülerdir benim gözümde. Hasta olduğunu bile idrak edemeyen ruh hastalarının olduğu bu dünyada savaş, cinayet, haksızlık veya aklınıza gelebilecek her tür kötülük daima var olacaktır, tabi ki Allah aksini dilemedikçe. Böyle bir hayatta benim tek amacım kendimi kurtarmak ve bu manyak sürüsüne dahil olmamak. Kendimi kurtarmamın yolu da başkalarına karşı nasıl davrandığımdan geçtiği için, ama üç kişiye olur, ama beş kişiye, burada bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Sen de "bunu yapsam ne olur, ne değişir" diye düşünme ve bir şeyler yapmaya çalış. Hatta bir şeylerle yetinme amına koyim, potansiyelini sonuna kadar zorla. Bu dünyada topyekün kurtuluş falan olmayacak, sen başkalarını boş verip kendi nihai çıkarını düşün, kendini kurtarmaya bak. Zira yanan canının acısını bir tek sen hissediyorsun, tekamül ettiğini ve tüm varlığın bir olduğunu iddia eden gerizekalıların umurunda bile değilsin sen. Sen "biz" değilsin, sen "sen"sin. Tek başınasın.

    Ve tarihin hemen hemen her zamanında "biz artık tekamül ettik, önceki insanlardan daha ilerideyiz" diye pörtleyen insanlar olmuştur. Sırf sahip oldukları imkanlar yüzünden veya başkalarının, üzerinde düşünmeye vakit bulamadığı konular üzerinde kafa yormuş olmaları yüzünden (ki bu da sahip olunan bir imkandır) kendilerinin üstün/tekamül etmiş kişiler olduklarını zanneden bu salaklar, kendilerini üstün gördükleri o insanlarla aynı bokları yemişlerdir. Kendilerini üstün görmüşlerdir, kibirlenmişlerdir, yalan söylemişlerdir. Artık daha ileride, daha üstün, daha iyi olduklarını iddia edip, bir yandan sürekli kötülük işlemiş ve daha sonra bu kötülüklerini de söyledikleri yalanlarla insanlara iyilik diye yutturmaya çalışmışlardır. İnsanların gözlerinin içine baka baka onları kandırmışlardır, Egolarının okşanması veya ellerine takribi 50-60 sene yaşayacakları şu dünyada biraz güç geçmesi dışında hiçbir boka yaramayacak ufak çıkarlar uğruna, tüm dünyanın anasını bellemişlerdir. Şimdi, sen mi aydınsın? Sen mi Tanrı'nın parçası olduğunu keşfetmiş yüce varlıksın? Sen zavallısın ulan. İnsanlığın sahip olduğu servet ve teknoloji, bugünkünün binlerce katına da erişse veya aradan onbinlerce yıl geçip insanlar birtakım mutasyonlara da uğrasalar, insanın içindeki bu kötülük potansiyeli asla yok olmayacaktır. İnsan daima iyiliğe de, kötülüğe de muktedir bir "yaratık" olarak var olacaktır.

    Yazının şu son bölümlerinde size neden mistiklerin ve spiritüalistlerin tasavvufu sevdiklerini ve küresel sermayenin tasavvuf ile spiritüalizme neden destek verdiğini açıklamaya çalıştım. Bunlara ilişkin de, en sığır insanın bile içine bir "acaba?" düşürecek kadar, ve bence aklını kullanan özgür bir insanın da ikna olacağı kadar delil sundum size. Artık bu faslı sonlandırıyorum ve yazının ilk bölümlerinde yaptığım gibi işin felsefesini anlatmaya yeniden devam ediyorum. Zira işin ne olduğunu bilmez ve sadece şekle göre tavır alırsanız, şu Pet Goat adlı video'daki sudan çıkan balıkların durumuna düşersiniz.

    Şimdi kısa bir hatırlatma yapayım. Tasavvuftaki vahdet-i vücut inancına göre "her şey Allah'tır". Her şeyin Allah olması inancının genel adı da panteizmdir. Bu vahdet-i vücut inancı İslami bir şey olmadığı gibi, bu inancı ilk bulanlar (veya uyduranlar) tasavvufçular da değildir. Panteizm inancı mistik dinlerin alayında vardır ve zamanın tasavvufçuları da mistiklerden öğrendikleri panteizm inancını "vahdet-i vücud" adı ile müslümanlara bir güzel kakalamışlardır. Fethullah Gülen gibi bazı günümüz tasavvufçularının "panteizm gavur icadıdır, vahdet-i vücut ile panteizmin bir alakası yoktur" tarzı kıvırma dolu yazılarını görebilirsiniz bu konu hakkında.

    Tasavvufçuların; panteizm ile vahdet-i vücut arasında var olduğunu iddia ettikleri fark şudur, hatta direkt tasavvufa ılımlı yaklaşan biri olan Süleyman Ateş'in cevabını vereyim size [76]:



    Şimdi gavur icadı olan panteizme göre yaratıkları Tanrı olarak görürmüşsün, ama çok mübarek vahdet-i vücut inancına göre yaratıkları "yok" olarak görür ve aslında o yaratık sandığımız şeylerin "Allah" olduğunu görürmüşsün.

    Eee? So what?

    E sen lafı evirip çevirip yine aynı şeyi söylemiş oldun ama? Sahiden siz dalga falan mı geçiyorsunuz insanlarla, yoksa kendiniz bile ne dediğinizin farkında değil misiniz? Kaldı ki bu yazının ilk bölümlerinde örneklerini gördüğünüz üzere spiritüalist ve panteistlerin birçoğu da "maddenin illüzyon olduğunu", hayal olduğunu ve asıl var olanın Tanrı olduğunu söylerler, tıpkı tasavvufçular gibi! Panteizm ile tasavvuf tamamen aynı şeylerdir, tasavvufu savunanlar kendi inançlarını panteizmden farklı kılmak için şekil a'da da görebileceğiniz üzere bir çeşit laf salatasına başvururlar fakat vardıkları sonuç tamamen aynıdır.

    Vahdet-i vücut ile panteizmin farklı şeyler olduğunu iddia edenler; tasavvufu ve geleneklerini en büyük put edinmiş hacı-hoca tayfasından başkası değildir. Armutun armut olmadığına inandırmaya çalışırlar kendilerini ve müritlerini, hiçbir mantık aramayın. Yaban ellerdeki spiritüalistler meseleyi gayet iyi çözmüşlerdir ve tasavvufun da, vahdet-i vücutun da ne olduğunu iyi bilirler, zaten bu yüzden bizim Mevlana'ları, Arabi'leri epey severler. Bunun zibilyon tane örneğini de gördük bu yazıda şimdiye kadar.

    Tabi bu tasavvufun ve vahdet-i vücutun müslümanlara kakalanması o kadar da kolay olmadı. Zira bu saçmalıkların Kuran'a alenen zıt olduğunu farkedip tasavvufçulara karşı çıkan birçok müslüman oldu doğal olarak. Örneğin "kelamcılar", Kuran ayetleriyle ilgilenen alimlerdir, çalışma alanları Kuran ayetleridir. Bu kelamcı abiler gayet tasavvufçuların kafir olduklarını, inançlarının Kuran'la hiçbir alakası olmadığını söylemişlerdir. Tasavvufçular ise tasavvufa karşı gelen herkesi "anlamazsınız, sizin ilminiz yetmez, tatmayan bilmez" gibi mantık ve nur dolu argümanlarla aşağılamış, avamdan görmüştür. Bu sebeple kelamcıları da hiç sevmez tasavvufçular. Zira İbn Arabi'nin de dediği gibi, ancak düşük seviyeli insanlar akıl ve düşünce yoluyla gerçeğe ulaşmaya çabalarlar. Gerçek bilgi; keşif ve ilhamla direkt Allah'tan alınır ve bu da ancak Arabi'lere, Mevlana'lara, zart zurt hazretlerine nasip olur.

    Derken 16. yüzyıl Hindistan'ında "İmam Rabbani" adında biri çıkagelir, kendisi de tasavvufçudur. İmam Rabbani günümüzde özelikle şu Cübbeli Ahmet'in İsmailağa Cemaati tarafından pek sevilir, Rabbani'nin izinden giderler. Kendi deyimleriyle bu İmam Rabbani "70.000 evliyanın reisi"dir. Böyle bölüm sonu canavarı gibi bi şey işte. Peki İmam Rabbani neden önemlidir? Zira tam bir "her devrin adamı" olan İmam Rabbani, ne şiş yansın ne kebap diyerek tasavvufçular ile kelamcıların arasını bulmak için "vahdet-i şühud" adında bir şey uydurmuştur. İmam Rabbani'nin vahdet-i şühudu da yeni bir şey değildir, mistisizmdeki karşılığı "panenteizm"dir ve vahdet-i vücut'tan pek de bir farkı yoktur. Şimdi bu abilerin çok karmaşık şeylermiş gibi süslü süslü Arapça terimlerle, adeta anlaşılmasın diye anlattıkları meseleleri, size en basit şekilde anlatacağım. Zira mesele gerçekten çok basit, sadece bu herifler işi bilerek zorlaştırırlar ki "biz çok ulvi kişileriz, herkes ilmimizi anlayamaz, vuuuuu" şeklindeki gizem perdeleri perçinlensin. Şu el emeği göz nuru şemalara iyice bakın şimdi, mesele şundan ibaret:



    Tasavvuftaki vahdet-i vücud ile mistisizmdeki panteizm tamamen aynı şeylerdir. Bu inanışa göre, şekil A'da gördüğünüz üzere evrenler ile Tanrı aynı şeydir. Yani hem bu evren, hem olası diğer evrenler, hem de bu evrenlerin içindeki varlıklar, Tanrı'nın ta kendisidir. Mesela ayağına yapışan kedi boku var ya, o kedi boku Allah'ın bir parçasıdır, zira tüm varlık Allah'tır ve tüm varlık birdir. Bizim İbn Arabi'nin veya 17. yüzyıl filozofu Spinoza'nın dediği tam olarak budur. Elbette günümüz spiritüalistleri de bunu der, misal ABD'de seminer seminer gezen Ramtha da bunu söyler [77]



    Gelelim şimdi vahdet-i vücud'un hemen hemen aynısı olan, fakat çok farklı bir şeymiş gibi müslümanlara kakalanan versiyonuna, yani İmam Rabbani'nin vahdet-i şühuduna:



    Vahdet-i şühud (panenteizm) inancına göre evrenler yine Tanrı'dır, fakat Tanrı bu evrenlerle kısıtlı değildir, evrenleri aşan bir varlığı da vardır Tanrı'nın. Yani Tanrı evrenleri kapsar, fakat sadece evrenlerle kısıtlı değildir. Bu "vahdet-i şühud" lafını ilk olarak İmam Rabbani kullandıysa da, vahdet-i şühuda yani panenteizme benzeyen fikirleri kendisinden önceki tasavvufçularda da görebilirsiniz. Örneğin Mevlana'nın bazı kitaplarını okuduğunuzda kendisinin panteist olduğunu, bazı kitaplarını okuduğunuzda da panenteist olduğunu görürsünüz. Hatta Spinoza da panteist olmasına rağmen, ismi panenteizmle beraber sık sık geçer. Zira panteizm ve panenteizm arasında öyle çok keskin çizgilerle belirlenmiş bir fark yoktur. Hemen hemen aynı şeylerdir ve aralarındaki farklar da öyle çok büyük değişikliklere yol açan türden ayrımlar değildir (sebeplerini birazdan anlatacağım).

    Yukarıdaki şemada İmam Rabbani'nin laf salatalarıyla dolu ciltlerce mektubatını okuyup iyice kafası karışan, hiçbir şey anlamayan, anlamadığı için de "vardır bir kerameti" diye düşünen tasavvufçuların savunduğu vahdet-i şühud inancını en sade ve en net şekilde görebilirsiniz. Öyle çok karışık bir mesele değildir bu. Tabi bir de meseleyi gayet iyi anlayıp, bunların Kuran ile bir alakası varmış gibi ayak yapan, millete yediren tasavvuf ehli ilahiyatçı tayfa vardır ki, onlara bu yazı uzunluğunda bir sövme destanı dizsem az gelir.

    Şimdi gelelim vahdet-i vücut ile vahdet-i şühut'un karşılaştırmasına.

    Vahdet-i vücut inanışı ile ilgili en temel sorunun hatırlarsanız şu olduğunu anlatmıştım: Her şeyin Allah'ın ta kendisi olması demek, her şeyin kaçınılmaz bir biçimde "iyi" ya da "olması gereken, sorgulanamaz şeyler" olmasına yol açar. Eğer her şey Allah ise, Yaratan ile yaratılan arasında bir fark yoksa, bu durumda kötülük diye bir şeyden bahsedemeyiz. Zaten bu mantık ile tekamül inancını birleştiren Hallac-ı Mansur'un "İblis ve Firavun benim öğretmenimdir" demesi, Arabi'nin de Firavun'a övgüler dizmesi, hatta onu cennetlik ilan etmesi gayet tutarlıdır. Eğer tasavvufçu iseniz, İblis'inden tut Hitler'ine kadar herkese bu bakış açısıyla yaklaşmanız gerekir, tasavvuf inancı bunu gerektirir, bunu yapmazsanız inancınızı ya anlamamışsınızdır, ya da inancınızla ters düşersiniz. Zira "her şeyin Allah olması", ortada kötü diye bir şey bırakmaz.

    Şimdi gelelim Rabbani'nin vahdet-i şühud'una. Şu şemaları bir karşılaştırın, vahdet-i şühut inancında da her şeyin "iyi" olması durumu aynen devam eder gördüğünüz üzere, zira evrenler yine Allah'tan bir parçadır. Bu probleme herhangi bir çözüm getirmiş midir vahdet-i şühud? Hayır. İmam Rabbani'ye göre "vahdet-i vücut" aşılması gereken bir mertebedir, eğer iyice aydınlanır, iyice ulvileşirsen vahdet-i vücut'u da aşarsın ve asıl hakikatın vahdet-i şühut olduğunu görürsün. Ve o vahdet-i şühutta da yine tüm varlık Allah'ın bir parçasıdır, varlık ile Tanrı arasına hayali bir çizgi çeker vahdet-i şühut inancı ama yine de ortadaki problemi hiçbir şekilde çözmez. "Vahdet-i vücut inancını halk yanlış anlayabilir, bu inanç materyalizme yol açabilir" minvalinde laflar söyleyen İmam Rabbani, Allah'ın sadece evrenle kısıtlı olmadığını, bu evrenden başka da bir boyutu olduğunu söyler, fakat yaratıkların Allah olarak görülmesi inancını aynen devam ettirir. Yani panteist/panenteist inanç sistemi İmam Rabbani'de de aynen devam eder. Bir de çok önemli bir şey başarmış gibi "İslam'ı hurafelerden ve materyalizmden koruyan alim" olarak övülür bu İmam Rabbani.

    Vahdet-i vücut (panteizm) der ki: "Her şey Allah'tır"

    Vahdet-i şühut (panenteizm) der ki: "Her şey Allah'tandır"

    Bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur. "Her şey Allah'tandır" lafı tek başına yanlış olmak zorunda değildir, bu lafa ne anlam yüklediğinize bağlı olarak değişir. Örneğin bu lafı söyleyerek "her şeyi Allah yaratmıştır, o sebeple her şey Allah'tan gelir" demek istiyor da olabilirsiniz, Kuran'a göre durum da budur zaten. Fakat tasavvufçular böyle söylemez. İmam Rabbani böyle söylemez. Vahdet-i şühud inancı böyle söylemez. Onların "her şey Allah'tandır" demesi, aynen yukarıdaki şemada da göreceğiniz üzere "her şey Allah'ın bir parçası/uzantısı/tezahürüdür" anlamı taşır. Bunun da Kuran ile en ufak bir alakası yoktur. Enam suresinin 1. ayetini çok dikkatli okuyun şimdi:

    "Hamd Allah'adır! O ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir. Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar."

    Ayette Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı, karanlıkları ve nuru (aydınlığı) yarattığı söylenir. Allah'ın gökleri ve yeri yaratması ile karanlığı ve aydınlığı yaratması demek; Allah'ın işte bu evreni yaratması demektir. Zira evren; yerler ve göklerden, karanlıklar ve aydınlıklardan ibarettir, bunların yaratılması demek, zaten mantıken evrenin yaratılması demektir. Ayetin son cümlesinde ise açık seçik Allah tarafından yaratılan yerler ve göklerin, karanlık ve aydınlığın, yani bu evrenin, kafirler tarafından Allah'a denk tutulduğu söylenir.

    Enam suresinin 1. ayeti, alenen bu evrenin Allah'a denk tutulamayacağını söyler.

    Panteizm ve panenteizm inançları zaten Kuran'ın bütününe baktığınızda asla ulaşılabilecek şeyler değildir, Kuran tamamen zıttır bu inançlara. Kuran'dan tasavvuf inancına ulaşabilmeniz için "Allah kuluna şah damarından daha yakındır" ayetini iyice eğip bükerek yorumlamanız ve sonra diğer tüm Kuran ayetlerine "bunlar mecaz yaa" demeniz lazım ki tasavvufçuların yaptığı da aşağı yukarı budur. Ve sırf enam suresinin 1. ayeti bile bu inancın Kuran'a göre yanlış olduğunu anlamak için yeterlidir. "Gerçeğin üstünü örten", kafir demektir, kafirin kelime anlamı budur. Allah enam 1. ayette açık seçik evreni Allah'a denk tutanların kafir olduğunu söyler. Bu budur, lamı cimi yok.

    Kafir lafı, yanlışa sapan insanlar için öyle kapsayıcı, öyle ortak ve öyle cuk bir ifadedir ki. Zira "gerçeğin üstünü örtmek" eyleminde bir bilgisizlikten ziyade, gördüğün ve bildiğin şeyi görmezden gelmek, umursamamak ve başkaları da onu görmesin diye gizlemek anlamları vardır. Yani saf bir bilgisizlikten ziyade, bildiğin şeyi kendinden ve başkalarından gizlediğin için "sinsilik" vardır bu ifadede. Ve aynı zamanda gördüğün gerçeği umursamadığın, onu önemsiz gördüğün ve önemsizleştirdiğin için de "duyarsızlık" anlamı vardır kafir sözcüğünde. İngilizce'de cahil; "ignorant", cehalet ise "ignorance"dır ve bu kelimeler "ignore" fiilinden türemişlerdir. Ignore kelimesinin tam anlamı ise "görmezden gelmek, önemsememek, bilmezlikten gelmek"tir, tıpkı Facebook'ta sana "slm gözlerin çok güzel" diye mesaj atan Çılgın Manmut61'in orada var olduğunu bilmen ama "ignore" seçeneğine basarak onu görmezden gelmen gibi. Kuran'da geçen "cahil" ifadesi de tam olarak budur. Kuran'da Allah'ın cahil dediği kimseler zaman zaman bulundukları toplumun en üst kesimlerindeki adamlardı, kodamanlardı ve sosyoekonomik düzeyleri yüksek olduğu için bilgi düzeyleri de birçok insandan ilerideydi, örneğin Kuran'da adı geçen Ebu Leheb bile böyle bir kimsedir. Fakat "cahil" ve "kafir" olmak, Kuran'a göre az bilmekten ziyade, bildiklerinin üstünü örtmek, onları gizlemek, görmezden gelmek anlamları taşır. Kuran'da Allah'ın eşsiz, benzersiz, denksiz olduğunu söyleyen ayetleri görmelerine rağmen hala panteizm ve panenteizm inançlarını İslam diye millete kakalayan tasavvufçular da bu bağlamda tam olarak cahildirler. Enam suresinin 1. ayetini görürler ve hala inandıkları vahdet-i vücud'u veya vahdet-i şühud'u savunmaya devam ederler. Sanki o ayetleri hiç görmemişlerdir.

    "Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini, korkunç bir azapla muştula." (Lokman 7)

    Sanki Allah'ın eşsiz, benzersiz ve denksiz olduğunu söyleyen, yaratılmışların Yaratan'a denk tutulamayacağını söyleyen ayetleri hiç görmemiş gibi, hala tasavvufu savunanlara ben diyecek bir şey bulamıyorum. Kalbin mühürlenmesi denen olay bu demek ki.

    Yani bakın tekrar söylüyorum, adamın biri gelse ve açık seçik "ben spiritüalistim ve tasavvufa inanıyorum" dese veya "ben kendimi herhangi bir dine mensup olarak görmüyorum ve tasavvufu mantıklı buluyorum" dese, çıkıp da bu adama "sinsi" demem, zira bu bir iftira olur. Bunlara inanmakta tamamen özgürsünüz, bu sizin hayatınız, seçimi yapacak olan sizsiniz. Fakat bir insanın "ben hem müslümanım, hem tasavvufçuyum" demesi öyle mantıksız bir şeydir ki, işte ben buna diyecek bir söz bulamıyorum. Tabi ki her ne kadar mantıksız da olsa, böyle bir seçim yapmakta da özgürsünüz, fakat aynı anda zıt şeylere inandığınızı ve mantıksız bir insan olduğunuzu kabul etmelisiniz (tabi mantıksız bir insandan mantıksız olduğunu kabul etmesi de beklenemez, zira bu, mantıksız bir insan için çok mantıklı bir hareket olurdu ehehe). Ve tasavvuf ile Kuran'ın zıt olduğunu görmek için de herhangi bir dine mensup olmak zorunda değilsiniz, bu iki inanç arasındaki karşılaştırmam gayet nesneldir, aklını kullanan herkes tasavvuf ile Kuran'ın zıt olduğunu görür ve kabul eder. Bunu tek kabul edemeyenler bizim gelenekçiler, cemaatçiler, birtakım ilahiyatçılar ve tasavvufçulardır.

    Devam ediyorum, araya fazla laf girdiği için şu şemaları yeniden gösteriyorum ki birazdan anlatacaklarımla karşılaştırma yapabilesiniz:





    Tasavvufçular, yaratığı ilahlaştıran ve yaratık ile Allah'ı muhakkak karşılaştırma çabasında olan bu inanışlarını şöyle açıklarlar, örneğin Mevlana Fihi Ma Fih'te "ben Allah'ım" diyen Hallac-ı Mansur'u savunurken şunları söyler [78]:



    Yani Mevlana özetle der ki: "Eğer 'ben kulum' dersen, hem ben varım, hem de Tanrı var demiş olursun ve ikilik yaratırsın. Oysa Allah'tan başka varlık olmadığı için, 'ben Tanrı'yım' demen lazım"

    Şimdi bu adamlar "haşa Allah'tan başka varlık mı olur?" derler, fakat "ben Allah'ım" derken hiç de haşa demezler, mütevaziliğe bak anasını satayım. Bu adamlara göre tasavvufçu olmayan, yani "aklı ermeyen" müslümanların Allah inancı da şudur, yani kendilerini aklamak için karşılarındakinin inançlarının şu olduğunu söylerler:



    Mevlana'nın "Siz hem Allah var, hem de ben varım diyerek ikilik yaratıyorsunuz" dediği mesele işte budur, buna çözüm olarak da evreni Tanrılaştıran vahdet-i vücut anlayışını önerir. Oysa Kuran'daki tevhid inancı, bu tasavvufçuların anlattığı şekilde değildir. Kuran'a göre evrenlerin (yaratılmışların), Allah'a karşı böyle bir pozisyonu yoktur. Bu düşünce, kendini aklama çabasındaki tasavvufçuların, Kuran'daki tevhid inancını çarpıtmasından başka bir halt değildir. Şimdi size Kuran'daki Allah inancını, yani tevhid inancını da bir şema ile açıklayayım:



    Dikkat ederseniz şimdiye kadar hep evrenlerin varlığı ile Allah'ın varlığını kıyaslamıştık. Zira tasavvufçuların zihninde, Allah'ın varlığı ile insanların, eşyaların, evrenlerin varlığı muhakkak kıyaslanmak zorundadır. Oysa sırf İhlas suresinin son ayetinde bile Allah için şu söylenir: "Hiçbir şey O'nun dengi ve benzeri olmamıştır, olamaz"

    Şimdi soruyorum size, "benzeri olmayan" bir Allah'ın varlığını siz nasıl yaratıkların varlığı ile kıyaslayabilirsiniz?

    "Benzeri olmayan Allah"ın varlığı ile evrenlerin varlığı nasıl mukayese edilebilir, bana bunu delillere dayanarak mantıklı bir şekilde açıklayabilir misiniz? Açıklayamazsınız, açıklamaya kalksanız da saçmalamış olursunuz, zira Allah'ın tanımında bir kere "benzersiz olmak" vardır.

    Allah'ın varlığı ile Allah'ın yarattıklarının varlığı bambaşka şeylerdir. Ben eğer bir şema ile evrenlerin karşısına "aha işte şuradaki şey Allah'tır" diye bir çizim yapacak olursam, şirke girmiş olurum. Tabi ki benim çizdiğim bu şemalar, düşünce şekillerinin birer simgesidir. Bu tasavvufçular da düşünce yapısı olarak Allah'ı "muhakkak bir şeylerle kıyaslanması lazım olan varlık" olarak gördükleri için, "yahu tamam ben buradayım da, Allah'ı nereye yerleştireceğim?" diye düşündükleri için, hem kendi inançlarında Allah'ı yaratıklarla mukayese ederler, hem de Kuran'daki tevhid inancını bile kendi hatalı paradigmaları ile anlayıp yorumlarlar.

    Allah ile evrenin, daha doğrusu Allah ile yaratıkların kıyaslanabilmeleri için, bu ikisi arasında muhakkak kıyas yapabileceğiniz bir ortak nokta olması gerekirdi. Örneğin "elmalarla armutları karıştırmak" lafı, elma ile armutların "farklı" şeyler olduklarını ve aralarında bir ilişki kurulamayacağını ifade eden mecazi bir deyiştir. Fakat yine de elma ile armut da kıyaslanabilir. Örneğin elma ve armuttaki asit oranlarını kıyaslayabilirsiniz, zira asit her ikisinde de mevcuttur. Elma ile armutun şeker oranlarını kıyaslayabilirsiniz, zira her ikisinde de şeker vardır. Veya elma ile armuttaki herhangi bir X oranlarını, bu X elmada olsa ve armutta hiç olmasa bile kıyaslayabilirsiniz. Zira X armutta hiç olmasa da X'in armutta bulunması ihtimal dahilinde bir durum olurdu, böylece "X elmada şu seviyede vardır, armutta ise sıfır seviyesinde vardır" şeklinde bir kıyas yapardınız ve bu kıyas yapmanıza olanak sağlayan şey ise X'in elmada da armutta da bulunma ihtimalinin var olması olurdu. Veya elma ile armutu daha başka alanlarda da kıyaslayabilirsiniz ve kıyas yaparken "elma ile armutun meyve olmaları"nı ortak bir dayanak noktası olarak ele alırsınız. Veya elma ile armutu, ikisinin de "madde" olmalarını bir dayanak noktası alarak kıyaslayabilirsiniz.

    Özetle, iki şey arasında kıyas yapabilmek için, bu ikili arasındaki benzerliklere ihtiyaç duyarsınız.

    Tanımında "benzersiz" olma özelliği içeren Allah ile yaratıklar arasında bir kıyaslama yapmak nasıl mümkün olabilir? Bu resmen mantığın sefaletidir lan. Sizin İslam alimi dediğiniz bu adamlar, tanımında "yaratılmamış olmak" özelliği bulunan Allah için "iyi de Allah'ı kim yarattı?" sorusunu soran 20 yaşındaki ateist ekşi sözlük yazarı ile aynı saçma mantığa sahiplerdir, zira aynı mantıksal hatayı yaparlar. Sizin o ulvi adamlarınız, şöylesi basit bir şeyi bile akıl edebilmekten acizdirler. Gerçi akıl etseler de, kendi saçma inançlarını haklı çıkarmak için lafı kıvırıp yalan söylerler.

    Allah gözetleyici, denetleyici ve koruyucu olarak bu evrene içkindir, Allah'ın kuluna şah damarından daha yakın olmasının manası da budur, fakat aynı zamanda Allah aşkındır. Yarattıklarında Allah'ın herhangi bir parçası yoktur, olamaz, zira hiçbir şey onun dengi ve benzeri olamaz.

    Bu anlattıklarım size çok detay gözükmüş olabilir, fakat "ben Allah'ım" deyip ortada dolaşan bu şeyh sürüsünün varlığı, işte bu çürük felsefeler ile mümkün olmuştur. Teori denilen şey öyle sandığınız kadar önemsiz değildir, aha bu saçma teorilerin pratikteki sonuçlarını müslümanlar yüzyıllardır saçma sapan şeyhlere, gavslara, velilere, tarikatlere, tasavvufçulara bağlanarak ve sürekli dünyanın yıllarca gerisinden gelerek ödüyorlar. Ve eğer dünya, bu "her şey Allah'tır, dolayısıyla her yapılan şey mübahtır" inancına sıkı sıkıya bağlı insanlarla dolu bir yer olursa bir gün, öyle bir dünyadaki vahşeti hiçbir film senaristi veya roman yazarı hayal bile edemez. Tıpkı Aryan ırkı idealine sıkı sıkı bağlanan ve eline inançlarını uygulayabilecekleri imkânı geçiren Nazilerin yaptığı gibi, spiritüalizm de bu gücü ve imkanı eline geçirirse; dünya kaos ve vahşet dolu bir yer olacaktır. Zira "kötülük" diye bir tanımı yoktur bu inancın. Yapılan her şey "olması gereken, Tanrı'nın yaptığı, sorgulanamaz" şeylerdir. Vahdet-i vücut ve vahdet-i şühut inançları da işte bu sebeple, spiritüalizmin söyledikleriyle birebir uygundur. Küçük CIA olan Rand'ın ve bilimum küresel sermaye kuruluşlarının tasavvufa verdikleri desteğin sebebi de budur.

    Tasavvufçuların kendi inançlarını haklı çıkarmak için en çok eğip büktükleri ayetler de, Allah'ın Adem'e ve İsa'ya "ruhundan üflediğini" söylediği ayetlerdir. Bu arkadaşların inancına göre kendisi bir ruh olan Allah, gider kendisinden insanların ruhlarını oluşturur (bildiğin Plotinus'un sudur teorisi). Tasavvufçuların ruh konusundaki görüşleri aslında karmakarışıktır ve birinin söylediğini öteki yalanlar, ama biz yine de Mevlana'nın yazdıklarına bir bakalım. Örneğin Mevlana, Divan-ı Kebir'de şöyle der [79]:



    Bedenle yaşamaktan kurtulunca baştan başa ruh olurmuşuz Mevlana'ya göre. E şimdiye kadar size Mevlana'nın bedeni ve varlığı bir ayıp olarak gördüğünü ve bedenden kurtulunca Tanrı ile bir olacağımızı söylediği beyitlerini de gösterdim. Yani bedenden kurtulunca ruh oluyoruz ve bedenden kurtulunca aynı zamanda Tanrı oluyoruz, bu da demektir ki bu inanç sisteminde Tanrı bir ruhtur.

    Öncelikle şunu söyleyeyim ki Allah'ın kendisi bir ruh değildir, Kuran'da Allah kendini asla bu şekilde tanımlamaz. Bir diğeri, Kuran'da insanların hayalet şeklinde ruhlara sahip olduğu bilgisi de geçmez, hatta ve hatta Kuran'da "ruh" kelimesinin çoğulu olan "ervah" kelimesi bile asla kullanılmaz. Neden biliyor musunuz? Zira insanın, öyle zannedildiği gibi ağırlığı 21 gram olan, hiç ölmeyen, bedenden ayrılabilen hayaletimsi bir ruhu yoktur. Bu sebeple Kuran'ın hiçbir ayetinde insanlardan "ruhlar" şeklinde bahsedilmez veya Kuran'da insanlara hiçbir ayette "ey ruhlar!" şeklinde hitap da edilmez. Ruh kelimesi Kuran'da 3 anlamda kullanılır:

    1- Vahiy meleği Cebrail'in diğer adıdır (örneğin nahl 2 veya nisa 171).
    2- Vahiy kitabı olan Kuran'a da ruh denir (örneğin şura 52)
    3- Ne olduğu belki de asla bilinemeyecek bir anlamda kullanılır ve bu kullanım alanında da yine diğer kullanım şekillerinde olduğu gibi muhtemelen "vahiy" ve "ilahi bilgi" anlamları olabilir (örneğin sad 72, tahrim 12).

    Kuran'da "Allah'ın rufundan üflemesi" ifadesi sadece ve sadece Adem ile İsa'nın yaratılışları için kullanılır. Adem ile İsa'nın ortak noktaları da cinsel birleşme olmadan, yoktan yaratılmış olmalarıdır. Ayrıca "Ruh üfleme"nin değil fakat, tek başına "üfleme"nin geçtiği bir yer daha var Kuran'da. İsa, İsrailoğulları'na mucize gösterirken şunları söyler:

    "Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle kuş oluverir. ..." (Ali İmran 49'dan)

    Gördüğünüz üzere burada da cinsel birleşme olmadan, yoktan var etme söz konusu. Ve burada da bu yoktan var oluşun gerçekleşmesi için İsa kuşa "üfler". Üfleme, Allah'ın yaratış yöntemlerinden birisidir. Yani Allah nasıl ki insanı anne karnında yaratmayı uygun görüyor, veya "ol" diyerek yaratmayı uygun görüyor, Allah'ın yaratma yöntemlerinden biri de budur.

    Peki bu ayetlerden ne anlıyoruz? "Ruh" kelimesinin Kuran'daki başlıca kullanımları "vahiy meleği Cebrail" ve "vahiylerden oluşan kitap Kuran"dır ve bu kullanımlarda da sürekli bir "ilahi bilgi aktarımı" söz konusudur. Zira Cebrail, bu ilahi bilgileri alan ve peygamberlere aktaran melektir, aynı şekilde Kuran da ilahi bilgilerin yazılı olduğu kitaptır ve Cebrail'e de, Kuran'a da "ruh" denir. Ve bir kelimenin Kuran'da hangi anlamda kullanıldığını öğrenmek için, o kelimenin tüm ayetlerdeki kullanımlarına bakmak gerekir ki bu sadece kutsal kitapları değil, tüm metinleri anlamada çok önemli bir yöntemdir. Yani o kelimenin aynı metin içindeki tüm kullanımlarını karşılaştırarak o kelimenin hangi anlamda kullanıldığını öğreniriz. O hâlde "ruh üflemek" demek de, bir ruh olan Allah'ın kendisinden başka ruhları yaratması gibi Kuran dışı bir anlama gelemez. "Ruh üflemek"; ruh kelimesinin Kuran'daki tüm kullanımları göz önüne alındığında olsa olsa ancak "ilahi bilgiyi aktarmak, vahyi aktarmak" anlamına gelebilir ki bu bile kesin değildir. Kuran'da sadece yoktan var etmek esnasında kullanılan "ruh üfleme" ise asla ve asla tasavvufçuların iddia ettiği gibi Allah'ın tüm insanlara kendinden bir parça vermesi gibi bir anlam taşımaz.

    Spiritüalizmin kelime anlamı "ruhçuluk"tur, zira tüm bu haltlar zaten işte bu şekilde bedenden ayrı dolaşabilen, hayaletimsi bir "ruh" inancından kaynaklanır. Yahu eğer bu şekilde bir ruh var olsaydı, şu koca Kuran'ın tek bir ayetinde bile insanların ruhu olduğu söylenmez miydi? Ya da en azından çoğul hâlde "ruhlar" kelimesi kullanılmaz mıydı? Tasavvufçular sırf kendi inançlarını haklı çıkarmak için "ruh üfleme" ayetlerinin suyunu çıkaradursun, Kuran "ruh" için şöyle söyler:

    "Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: "ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az bir şey verilmiştir." (İsra 85)

    İşte tam da bu sebeple, ruhun üçüncü kullanım alanı için "ne olduğunu belki de asla bilemeyeceğiz" gibi muğlak bir ifade kullandım. Zira Allah açık seçik bu konuda bilgimizin kısıtlı olduğunu söylüyor.

    Tarih boyunca insanların en çok merak ettiği ve üzerinde tartıştığı konulardan biri olan "ruh" meselesi için Allah bu ifadeleri kullanırken, bize bu konu hakkında ilimden sadece az bir şey verdiğini söylerken, tasavvufçular bu ruh üfleme meselesini kullanarak panteist inançlarını insanlara yedirirler. Neden? Zira bizlere ilimden az bir şey verilse de, "keşif ve ilham" yoluyla Allah'tan bilgiler alan şeyhleri meseleyi çözmüştür! Ve onlara göre nasıl oluyorsa tanımında "benzersiz olmak" özelliği bulunan Allah, kendi parçasından insanları yaratmıştır.

    Şimdi müslümanların o kadar ileri bir toplumken nasıl dibe çöktüklerini, yine bu müslümanların izinden gittikleri bir başka büyükbaş tasavvufçuyu inceleyerek anlayacağız. Bende kal, zira bu kısımlar çok önemli.

    Bunun için şu "İslam'ı hurafelerden kurtardı" denilen ve "vahdet-i şühut" inancını İslam'a yamayan İmam Rabbani'nin mektuplarına, yani bilinen adıyla "Mektubat"a bir bakalım, Şimdi bakınız nasıl da İslam'ı hurafelerden kurtarıyor kendisi [80]:



    İmam Rabbani adlı şahıs burada "Kutbül İrşad" diye birinden bahseder.

    Tasavvufçuların "Kutup" dedikleri şey; böyle şeyhin, velinin daha da bir üst modeli olan, daha da ulvi bir adamdır. Yani bu heriflerin "ermişlik" hiyerarşisinde orgeneral gibi bir şeydir bu "kutup", bi'nevi Street Fighter'daki Mr. Bison veya Mortal Kombat'taki Goro da diyebiliriz kendisine. Anlayacağınız Rabbani'nin burada "kutbül irşad" diye bahsettiği şey, bildiğin sarıklı cübbeli bir adamdır. Kendisinin deyimiyle (son cümlede de görebileceğiniz üzere) bu "kutbül irşad" denilen şahıs "karanlığın kapladığı alemi nuruyla aydınlatır"mış. Bildiğin Hinduizm Tanrılarından biri gibi bi şey işte.

    Aynı mektubun bir sonraki paragrafından devam ediyoruz, Allah aşkına özellikle altını çizdiğim bölümleri okuyun. Kula kulluk nasıl yapılırmış bunu kaynağından öğrenin [81]:



    Bak hacı, şu Rabbani'nin "kutbül irşad" denilen sakallı bir herif için bu söylediklerini oku, sonra bu adamın müslümanlar tarafından "İslam alimi" falan kabul edildiğini hatırla, sonra bu adamların "siz onların ne demek istediğini anlayamazsınız, ilminiz yetmez" gibi kılkuyruk laflarla savunulduğunu düşün, sonra şöyle biraz daha düşün, kafayı yememeye çalış, kafayı ye.

    Ne demek lan "Kutbül irşadın nuru bütün dünyaya yayılır"? Olum ne demek "hidayete eren herkes bunu kutbül irşad sayesinde elde eder"? Lan bana bak bana, ne demek "onun aracılığı olmadan hiç kimse bu devlete nail olamaz"? Ne demek "onun nuru okyanus misali bütün dünyayı kuşatır"?

    Müslümanların içinde bulunduğu bu rezil halin nereden geldiğini anlıyor musunuz şimdi? Bir zamanlar patır patır bilim adamı ve düşünür çıkan topraklardan, şimdi niçin bir bok çıkmadığını anlıyor musunuz? Bu paçavralar 2 yönden müslümanların bugünkü geri kalmışlığını açıklar: Birincisi, Allah veya Allah'tan bir parça olduğunu iddia eden bu şeyhlere, velilere, kutuplara teslim olan bir toplumda ne üretim kalır, ne kalkınma kalır, ne bilim kalır, ne de aklı kullanmak. İkincisi, müslümanların büyük çoğunluğu Allah'tan geldiğine inandıklarını söyledikleri Kuran'da defalarca söylenen "Allah'a aracılar koymayın" emrine bile gayet çatır çatır karşı gelebilen, çelişkili ve mantıksız insanlardır. Öyle ki Kuran'ın en çok uyardığı ve affedilmeyen tek günah olduğunu söylediği "şirk"i bile işlemekten çekinmezler, hatta binbir türlü masallarla, rivayetlerle, uyduruk izahlarla işledikleri şirki dinden bir şeymiş gibi gösterirler. Bu kafa yapısına sahip insanlardan da hiçbir halt olmayacağı aşikardır zaten.

    Dur dur konuşacam, konuşacam da şu paragrafın devamını da göstereyim, bir sonraki sayfaya geçiyorum [82]:



    İmam Rabbani özetle şunları söylüyor: "Kutbu inkar eden kimse Allah'ı zikretse bile hidayete eremez. Ama bu kutup denen adama bağlanır ve onu seversen, Allah'ı zikretmesen bile sırf bu kutup denen adamın hayrına hidayete ulaşırsın". Yani Allah'a dua etmeden Kutup'a dua edersen, Kutup'un mübareklik kontenjanı sayesinde yırtarsın, ama Kutup'a dua etmeden Allah'a dua edersen bi işe yaramaz.

    Allah sizin belanızı versin. Ruh hastası herifler.

    Eğer bu pislikleri "İslam" adı altında yapmasaydınız size bu lafları asla söylemezdim, "inancınız bu" der geçerdim, ama bu saçmalıkların adına "İslam" dediğiniz için siz yalancısınız, dolandırıcısınız ve tıpkı İblis gibi "Allah ile aldatıcı"sınız. Şu saçmalıkları söyleyen herifleri "İslam alimi" kabul edip bunların koyduğu kurallara uyuyorsunuz ya, siz yemin ederim Allah'ın her türlü cezasına layıksınız. Allah'ım kendime hakim olamıyorum, diyecek laf bulamıyorum, lan olum bu ne? Anasını satayım herif adeta sırf şirk koşma dalında rekor kırıp tarihe altın harflerle geçmek adına Kutup denilen herifi Allah'tan bile üstün konuma getirdi la.

    Neyse, diyeceğim şudur dayı. İmam Rabbani gibi ne idüğü belirsiz "yüce" herifler bu masalları anlatırken, Avrupa Rönesansı yaşıyordu. Bu tasavvufçular "şeyhine teslim ol, hakikat bizde" masallarıyla müslümanların beynini uyuştururken, Avrupa reform hareketlerinden aldığı rüzgarla bilim ve felsefe ile uğraşıyordu. İmam Rabbani denilen adam kendi şizofrenik dünyasının eseri olan "Hakikate ancak keşif ile ulaşırsın, o keşif de bizim gibi, kutup gibi, şeyh gibi yüce zatlara gelir" masallarını anlatırken, Avrupa coğrafi keşiflerle dünyayı gerçek anlamda "keşfediyordu".

    Hatta ve hatta, Hindistan'ın ve müslümanların 16-17. yüzyıldaki önemli düşünürü (!) ve lideri olan bu İmam Rabbani (1564-1624) ile İngiliz düşünür Francis Bacon (1561-1626) aynı dönemde yaşamışlardır, ölüm ve doğum tarihleri arasında 2-3'er yıl vardır. Bir tarafta İmam Rabbani "hakikate ancak keşif ve ilham ile ulaşılır" saçmalıklarla müslümanların beynini uyuştururken, öbür tarafta Francis Bacon İngilizlere ve Avrupalılara "doğayı ancak bilim ile anlayabileceğimizi" söylüyordu. Bacon, Allah ile aldatıcılık şirketinin Hristiyanlık şubesi olan kiliseye rağmen insanları "bilim öğrenmeye" teşvik ederken, bilimin metodlarının ne olması gerekiğini incelerken, diğer tarafta Rabbani denen adam işte bu saçmalıkları anlatıyordu.

    Sonra ne mi oldu? 1600'lü yılların başında İngiltere geldi, bu Hindistan'ı bir güzel sömürgeleştirdi. Hatta ve hatta bu İmam Rabbani denen adamın, Babür İmparatorluğu (o dönemki Hindistan) ordusunda onbinlerce müridi vardı. Acaba pasifize edilen bu Hint ordusunda İmam Rabbani'nin nasıl bir etkisi olmuştur, rolü nedir, bunu da konunun meraklıları araştırsın.

    Sen yüzyıllar boyunca böyle La Fontaine masalları üzerine bir inanç inşa edersen, Allah'ın aklı kullanmayı ve yaratılışı incelemeyi emreden ayetlerini hiçe sayıp "hakikate akılla değil, şeyh ile ulaşılır" dersen, insanlara dünya nimetini bir öcüymüş gibi gösterirsen, yüzyıllar boyunca bilimin her türlüsüyle meşgul olan müslümanlardaki bu kültürü yok edersen, gider hiçbir boka derman olmayan mistisizmle kafayı yersen, kafir" dediğin adamlar hah işte böyle üstünden silindir gibi geçerler.

    İşte "İslam'ı hurafelerden kurtaran büyük İslam alimi" denilen İmam Rabbani budur. Bildiğin Hint dinini kakalamıştır müslümanlara ve müslümanlar da onu bağrına basmıştır. Varın bu müslümanlardaki müşriklik potansiyelini siz düşünün.

    Rabbani'nin yazdığı şu "Eğer Kutup'a bağlanısanız, Allah'ı zikretmeseniz bile Kutbun hayrına kurtuluşa erersiniz" saçmalıklarının üstüne, şu ayetleri okuyun şimdi:

    "Allah mı hayırlı, yoksa onların ortak tuttukları mı?" (Neml 59'dan)
    "Allah'tır ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır. Sonra sizi öldürüyor, sonra diriltiyor. Peki, ortak koştuklarınızdan biri var mı, bunlardan bir şeyi yapabilecek! Yücedir, arınmıştır onların ortak koştukarından O." (Rum 40)
    "Gün olur, seslenir onlara da şöyle der: "O, bir şey zannettiğiniz ortaklarım nerede?" (Kasas 74)

    Allah burada dinsizlerden mi bahsediyor?

    Yoksa işte tam olarak Allah'a aracılar koyan ve kendi dinlerini yaratan bu heriflerden mi bahsediyor?

    Lütfen şimdi de bu ayetleri sonuna kadar okuyun:

    "Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır! O'ndan başkasını veliler edinerek, "biz onlara, bizi Allah'a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz." diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah, yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz." (Zumer 3)
    "Onları cehennem beklemektedir. Kazanmış oldukları da, Allah dışında edindikleri veliler de, onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Çok büyük bir azap vardır onlar için." (Casiye 10)

    İnsana ve yaratıklara "Allah"lık misyonu yükleyen tasavvufun, Kuran ve İslam ile hiçbir alakası yoktur.

    Tersine tasavvuf, Kuran'ın "şirk" dediği şeyin ta kendisidir.

    Kendinize gelin.

    Müslümanlar gariptir, adeta sırf Allah'ın "yapma" dediğini yapmış olmak için gider onu birebir olarak yaparlar, sonra da adına "din" derler. Mesela yukarıdaki Zümer suresi 3. ayette de bir örneğini görebileceğiniz üzere Kuran'ın birçok ayetin
  • de "Allah'tan başka veliler edinmeyin" ifadesi geçer. Bu müslümanlar da gider, adeta sırf Allah'a inat olsun diye aracı yaptıkları adamın adını "veli" koyarlar. Hayır ismi "zamazingo" olsa bile şirk koştuktan sonra değişen bir şey olmaz da, la olum bari adamın adını gidip özellikle "veli" koymasaydınız, bu kadar mı saçma insanlarsınız siz? Fındık kadar akıllarıyla Allah'a kafa tutuyolar resmen.

    Rabbani'nin bir mektubunu daha göstereyim size [83]:



    Şirk koşuyormuş benim birtanem, öyle yazıyor son mektubunda.

    Ehehe ya şimdi ben bunun nesini anlatayım ki. Rabbani denen adam yine ruhlar aleminde uçup kaçma hikayelerini anlatıyor işte. Bilirsiniz bu adamların böyle acayip güçleri oluyor ya hesapta... Şimdi Rabbani bir gün Hızır'ı ve İlyas peygamberi görüyor manevi alemde. Mesela İlyas peygamber Rabbani'den binlerce yıl önce yaşayıp öldü ama sorun yok, bunlar kendi aralarında haberleşiyorlar, wireless var çünkü hacı. Şimdi Kuran'daki "sen ölülere işittiremezsin" (neml 80, rum 52) ayetleri gereğince ölmüş kişilerle konuşmak falan yalan. Yok öyle şeyler. Ama hadi diyelim bir istisna yaşandı ve Rabbani de İlyas peygamberle konuştu, şimdi en azından aralarında geçen bu konuşmanın, hele hele bir peygamber olan İlyas'ın söylediklerinin Kuran'a uygun olmasını bekleriz di mi? Fakat gel gelelim bildiğin peygamber olan İlyas diyor ki "biz şeriatlerle mükellef değiliz". He canım, peygamber böyle söylüyor he mi? Valla Kuran'da Allah, gayet Muhammed peygambere bile emirler veriyor, namaz kılmasını emrediyor, hatta ve hatta Allah İsra 79. ayette sırf Muhammed peygambere özel olarak fazladan gece Kuran okuyup Kuran üstünde düşünmesini emrediyor. Yani peygamber, senin benim gibi sıradan bir insandan daha da büyük sorumluluk altında ve sorumluluğu gereği kurallara daha da titizlikle bağlanmak zorunda. Ama Rabbani ile manevi alemde konuşan ilyas peygamber haşa "bize kural falan yok yeeaa" diyor, peki. Hatırlarsanız Mevlana da şeyhlerin işten güçten beri olduklarını söylüyordu Mesnevi'sinde, tüm tasavvufçularda mantık aynıdır zira.

    Neyse mektuba devam edelim, ondan sonra ilyas peygamber hesapta Rabbani'ye diyor ki "bize kural falan yok ama bir tek Kutbu Medarın işlerini yapıyoruz". Hani yukarıda Kutbül irşad'ı anlatmıştı ya Rabbani "şöyle süperdir, böyle çarpar" diye, hah burada da Kutup'un bir başka cinsi olan Kutbu Medar'dan bahsediyor, zira bunun gibi birkaç tane Kutup çeşidi vardır tasavvufta. Hani Yunan ve Hint mitolojilerinde Deniz Tanrısı, Su Tanrısı, Otobüste 10 dakikadır kestiğin güzel kız birden sana bakınca gözlerini kaçırıp uzaklara bakma Tanrısı gibi her ayrı olay için bir Tanrı olur ya, tasavvuftaki bu kutuplar ve gavslar da tamamen aynı mantığa sahiplerdir. Her bir olay için görevlendirilen çeşitli Kutup ve gavslar vardır. Hristiyanlıktaki "Aziz" inancı da aynen böyledir, hesapta tek bir Allah'a inanırlar fakat başlarına bir şey geldiğinde gidip o konuyla ilgili Aziz'e dua eder, ondan yardım dilerler. Zaten çok büyük ihtimalle, bu eski çok tanrılı dinler de tek tanrılı dinlerden türediği için (ateistlerin iddiasının aksine), o dinlerde de daima tıpkı bu tasavvuftaki gibi "büyük Tanrı'nın etrafındaki Tanrıcıklar" mantığına sahip bir düzen bulursunuz. Yani çok tanrılı dinlerde genellikle bir tane büyük Tanrı ve o büyük Tanrı'nın etrafında çeşitli görevlere sahip olan başka Tanrıcıklar bulunur. Örneğin Yunan Mitolojisi'nde Zeus en büyük Tanrı'dır, fakat etrafında bir sürü ıvır zıvır Tanrı'sı bulunur, hah işte aynısı bak bu tasavvufun, mantık birebir aynı.

    Dönelim mektuba, hesapta hiçbir kurala bağlı olmayan ilyas peygamber, "bir tek Kutbül Medarın işlerini yaptığını" söylüyordu, yani o kadar önemli ki bu Kutup, koca peygamber bile onun ayakçısı olmuş vaziyette. Hatta ve hatta bu İlyas peygamberin bağlı olduğu Kutup, Şafi mezhebine bağlı olduğu için, İlyas peygamber de İmam Şafi'nin mezhebine göre namaz kıldığını söylüyor ehehehehe. Olum İlyas peygamber binlerce yıl önce öldü, hayatta olduğu dönemde eğer başka bir peygamber yaşasaydı muhakkak onunla beraber hareket ederdi, zira peygamberlerin yönteminin bu olduğu Kuran'da söyleniyor (Ali İmran 81), burası tamam. Fakat bir imamın, yani İmam Şafi'nin, nasıl peygamberin dinini yönlendirme gibi bir gücü ve yetkisi olabilir? Hangisi Allah'tan vahiy alıyor, Peygamber ilyas mı imam Şafi mi? Siz neler yapıyorsunuz öyle orada ya? Kendi uydurdukları mezhepleri bir de hiç utanmadan ve Allah'tan korkmadan peygamberleri konuşturarak Allah'ın diniymiş gibi gösteriyorlar. Olum siz çok fenasınız ya, valla. Bak Türkiye'de Hanefiler çoğunlukta, Şafiler azınlıkta diye de Şafilerin üstüne gittiğimi zannetmeyin. Ben mezhep ayrımı yapmıyorum, mehzeplerin alayı peygamberimizden sonra ortaya çıkan, insan ürünü olan, farklı helal-haramlara sahip alt dinlerdir. Ben sünni veya şii değilim, doğal olarak sünninin alt mezhepleri olan hanefi veya şafi de değilim, ben yalnızca müslümanım. Tıpkı Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi: "Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet 33)

    Neyse ömrüm yeterse mezhep konusuna sonra girerim inşallah, ama Kuran'ın en az 7 ayetinde dinde "fırkalara bölünmenin" yasaklandığını bilin (Şura 13-14, Rum 32, Ali İmran 103-105, Enam 159, Tevbe 107). "Selamın aleyküm kardeş bu kadar cahil olmana şaşırdım, mezhep imamları olmadan şunu şunu nasıl yapacaksın"cılar gelmeden mezhep konusunu şimdilik burada kapatıyorum, zira bu yazının konusu değil.

    Rabbani kısaca Hinduizm'den ve diğer mistik dinlerden alınma uyduruk pagan inançları (Kuran defalarca tam tersini söylese de) müslümanlara bir güzel kakalamıştır, tıpkı Hallac, Mevlana, İbn Arabi ve diğer tonlarca tasavvufçunun yaptığı gibi. Rabbani'nin uyduruk inançlarına daha yığınla delil sunabilirim ama gerek yok, fazlası vakit kaybı olur. Müslümanlar ayağını denk alıp ahiretini düşünsün, müslüman olan veya olmayan herkes de insanların ne kadar saçma olduklarını görebilsin diye anlattım bunları. Ha insanların birçoğunda işe yaramayacaktır bu, yine delilsiz dayanaksız bikbikbik vızıklayacaklardır, çünkü onlar da o "saçma insan" kategorisindeler. Ha ben hiç mi çelişmem, çok mu mantıklıyım, valla dayı öyle bir iddiam yok ama en azından bu konuda saçmalamıyorum, zira delillere dayanıyorum, işin orası aşikar.

    Yani bakın bu adamların insanlar üzerindeki etkilerinin ne olduğunu şöyle göstereyim size, mesela benim okuduğum Mektubat'ın önsözüne kitabın editörü kocaman puntolarla şunları yazmış [84]:



    Allah Allah, yapma ya?

    Maide suresi, içindeki ayetlerin anlamlarından da anlayabileceğiniz üzere son inen surelerden biridir, zira Allah 3. ayette şöyle söyler: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim"

    Yani Allah hem artık vahyin kesilmek üzere olduğunun işaretini veriyor, hem de İslam dininin tamamlandığını söylüyor.

    Ama bu heriflere göre kemale ermiş bir müslümanlık bilinci, ancak Rabbani'yi okumakla mümkünmüş. Çünkü aslında Allah dinini tamamlamak için bu Rabbani denen herifin 1500'lü yıllarda Hindistan'da doğmasını bekledi.

    Yok yok, hiç bana "ya şimdi orada öyle demek istemiyor" diye kıvırma, kraldan çok kralcı olma. Tasavvuf inancı budur olum, al bak önsözün devamında inançlarını nasıl açıklıyorlar, altını çizdiğim cümleyi muhakkak oku:



    Haa neymiş, her 100 yılda bir İslam'ın "güncelleştirilmesi" için bir müceddit (yenileyici) geliyormuş, bu Rabbani de bu güncelleyici arkadaşların en ulularından biriymiş.

    He sonra da "yahu bunlar hurafe, Kuran'da yok" deyince biz "reformcu" oluyoruz anasını satayım. E ulan reformun kralını siz yapıyorsunuz? Buna ne diyeceğiz? Ya olum, sizinle ahirette görüşmeyi nasıl istiyorum biliyo musunuz? Çok merak ediyorum oradaki halinizi.

    Tasavvuf, İslam'ın New Age'idir güzel kardeşim. Ki zaten tasavvuf başlı başına New Age (spiritüalizm) dinidir.

    İnsanların nasıl manyadıklarını, beyinlerini bu tuhaf insanlara nasıl teslim ettiklerini bir de şöyle göstereyim size. Sırf gözlem olsun, bu müslümanların müslümanlık ile nasıl bir alakaları kalmamış bunu görün diye anlatıcam bunu. Internet'te bir şeyler okurken rastladım buna, İslami bir forumda birisi "Allah insanı kendi suretinde mi yarattı?" diye bir başlık açmış:



    Başlığı açan (ve aklını kullanan) bu müslüman, insanın haşa Allah'a benzer şekilde yaratıldığını söyleyen İncil ve Tevrat ayetlerini göstermiş. Sonra da tıpkı İncil ve Tevrat'ta olduğu gibi "Allah insanı kendi suretinde yarattı" diyen hadisleri de gayet kaynak göstererek koymuş altına. Sonra da doğal olarak Kuran'da asla böyle bir şey olmadığını ve hatta "hiçbir şeyin Allah'a benzemediğini" söyleyen Kuran ayetlerini göstermiş.

    Şimdi bu durumda aklını kullanan bir müslümanın o hadislere inanmaması, Kuran'a uyması gerekir di mi? Ama bizim müslümanlarda durum şöyle işliyor; bu başlığın altına adamın biri cevap olarak (pardon cevab olarak) imam Rabbani'nin mektubatlardaki bir saçmalamasını koymuş, İmam Rabbani de kusursuz bir pagan örneği olduğu için "Allah insanı kendi suretinde yarattı" lafını doğrulamış, kıvırarak bu lafın ne gibi ulvi manalara geldiğini açıklamış. Ve daha sonra, bir başkası da hem başlığı açan ve Kuran ayetlerini delil olarak gösteren adamın mesajını alıntılamış, hem de Rabbani'nin mektubatlarını delil olarak gösteren adamın mesajını alıntılamış ve bakın tercihini hangi yönden yana kullanmış:



    Herif Kuran ayetinin kaynak olarak gösterildiği mesaja "bu yazı doğru diyil" diyor, Rabbani'yi kaynak gösteren mesaja da "Allah razı olsun, çok güzel bir paylaşım" diyor. Ve bu herif müslüman... Ve müslümanların çoğu bu herif ile aynı kafada!

    Sizin Allah nasıl bir şey lan? Hem müslüman olduğunu söylüyorsun, hem Kuran ayetlerini yeterli bulmuyorsun, hem de Rabbani'nin saçmalıklarına inanıyorsun?

    Alın size bu ayet yeter: "Peki, bu Kur'an'dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?" (Araf 185)

    Peki bu adamlar neden Kuran'ı yeterli bulmazlar da çareyi abidik gubidik "islam alimlerinde" ararlar? Allah, bu tür hastalıklı insanların her türlü yönelimine ve ruh haline Kuran'da bir örnek verir, mesela bu durum için Zumer suresinin 45. ayetine bakalım:

    "Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar."

    Aha al işte, şu yukarıda gösterdiğim forum mesajında bile aynı psikolojiyi görebilirsin. Sadece Allah yetmez bu adamlara, muhakkak yanında ufak Tanrıcıklar, minik soslar da olmalı.

    Müslümanın ne yapması gerektiğini de Mümin suresinin 14. ayetinde söylüyor Allah:

    "Kafirler hoşlanmasa da siz, dini yalnız O'na özgüleyerek, Allah'a dua edin!"

    Valla bu budur sevgili cemaati müslimin, aklınızı başınıza devşirin.

    Hacı, bu pisliğin kazınması için, insanların kesinlikle tasavvufun ve onun günümüze adapte edilmiş versiyonu olan spiritüalizmin ne olduğunu anlamaları gerekir. Tabi ki tek başına bu da yeterli değildir, zira insanların birçoğu anlamamak için direnecektir, veya yine insanların birçoğu da kendi özgür iradeleriyle gidip "kötü" olanı seçecek ve bunu yaparken de "iyilik yaptığını" zannedecektir.

    Birazdan anlatacaklarımın anlaşılması için, Bakara suresinin 8 ve 12. ayetler arasındaki şu kısmını okumanızı rica ediyorum:

    İnsanlar içinden bazıları vardır, "Allah'a ve ahiret gününe inandık!" derler ama onlar inanmış değillerdir.
    Allah'ı ve inanmış olanları aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.
    Kalplerinde bir hastalık vardır da Allah onları hastalık yönünden daha ileri götürmüştür. Ve onlar için, yalancılık etmiş olmaları yüzünden acıklı bir azap öngörülmüştür.
    Onlara, "Yeryüzünde bozgun çıkarmayın" dendiğinde, "Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz!" demişlerdir.
    Dikkat edin, gerçekte onlar, bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar.

    Bu dünyanın anasını ağlatanlar hep "iyilik, sevgi, kardeşlik, barış, aşk, özgürlük" gibi lafta kimsenin itiraz etmeyeceği soyut kavramları ağızlarına sakız etmişlerdir, ve bu güzel kavramların savunucuları olduklarına kendilerini bile inandırmışlardır, ayette dendiği gibi yedikleri haltların farkında bile değillerdir. Zira insanlar daima yaptıkları kötülükleri bir şekilde rasyonalize etmeye ve iyi şeylermiş gibi göstermeye meyillilerdir.

    Tasavvufçuları ele alalım. Sorsan hep iyi şeylerden bahsederler, fakat biraz derinine indiğinde, içeride seni bir felaket bekler.

    New Age'i ele alalım. Spiritüalistlerin hepsi ağızlarından "iyilik" ve "sevgi"yi düşürmeyen insanlardır fakat yaptıkları saçmalıktan ve kötülükten başka bir şey değildir.

    Tasavvuf ve spiritüalizmin "sevgi" ve "iyilik" anlayışı, her şeye "sevgi" ve "iyilik" demektir. Ki bu da kötülüğün ta kendisidir.

    Örneğin Ra Bilgileri'nde söylenen şu sözlere bir bakalım [85]:



    Bu elemanların, Tanrı parçası olduğuna inandıkları insanın yapacağı her şeyin "yargılanamaz" olduğunu iddia etme sebeplerini açıklamıştım. Onlara göre insan Tanrı'dır ve Tanrı'nın yaptıkları "doğru" ya da "yanlış" değil, "olması gereken"dir, bu nedenle günah, kötülük, ahlaksızlık gibi kavramların olmadığını iddia ederler. Peki neden böyle bir şey yapar bu adamlar?

    Sosyal Darwinizm fikri neden 19. yüzyıl İngiltere'sinde ortaya çıktıysa aynı sebepten... İsmi günümüzde sosyal Darwinizm olsa bile bu fikir aslında Darwin'in evrim teorisinden bile önce çıkmıştır. Sosyal Darwinizm'e göre; en uygun ve üstün olan için her şey mübahtır. Bu nedenle güçlü ülkelerin, güçsüz ülkeleri ezmesinde bir tuhaflık yoktur, hatta bu, insanlığın ilerlemesi için "olması gereken"dir. Bu fikir neden 19. yüzyılda İngiltere'de çıkar? Zira 19. yüzyılda İngiltere, ABD'nin şu an olduğundan bile üstün bir dünya gücüdür. "Üstünde Güneş Batmayan imparatorluk"tu İngiltere, nice sömürgeleri, nice kolonileri vardı ve bu kadar servetin arkasında müthiş günahlar, büyük vahşetler, büyük tecavüzler yatıyordu. Siz hiç "ben kötüyüm" diyen bir insan gördünüz mü kolay kolay? Bu çok ama çok nadir olur ve bunu diyen de ne kadar samimidir, ne kadar buna inanarak söyler, ona şüphe etmek gerekir. Nasıl ki dünyanın anasını siken İngiltere, sosyal Darwinizm fikri ile "aslında yaptıklarımız insanlığın ilerlemesi içindir, biz iyileriz" şeklinde kendini temize çıkarıp, yediği bokları rasyonalize etme çabasına girdiyse, aynısını "her şey Tanrı'dır, kötü yoktur" diyen spiritüalistler ve tasavvufçular için de söyleyebiliriz. Sizler sırf şahsi günahlarınızı yok etmek adına, günah diye bir kavram olmadığını ve Tanrı'nın bir parçası olduğunuzu söylüyorsunuz. Siz kötülüklerinizi örtbas etmek için "kötü yoktur" diyorsunuz. Hatta ve hatta bu da yetmezmiş gibi, acının ve çilenin insanı tekamül ettirdiğini söyleyip "bu nedenle aslında kötüler, insanlara yardım eden gerçek iyilerdir" diyor ve arsızlıkta çığır açarak kendinizi üstün ilan ediyorsunuz. Hiçbir rasyonel dayanağı olmayan bu saçmalıklar, tamamen sizin şahsi ruh hastalıklarınızdan kaynaklanmaktadır.

    Bu sebeple vahdet-i vücut ve vahdet-i şühut inançları sadece müslümanlar açısından değil, herkes için felakettir.

    Kapağında Horus'un gözü bulunan Ra Bilgileri adlı kitapta Cengiz Han için şunlar söylenir [86]:



    **ra bilgileri 155-156**

    Bir medyum vasıtasıyla dünyaya seslenen Ra adlı üst boyut varlığı, Cengiz Han'ı bundan önceki sayfada da bildiğin öve öve bitiremez ve dünyada öldükten sonra üst boyutlara yükselen Cengiz Han'ın şu an Tanrı'ya hizmet etmekte olduğunu falan söyler. Bu adamların "Cengiz Han adlı varlık enkarne sürecinde ilerleyerek kutsal Yaratan'a hizmet etmeye devam ediyor heleloyloy" şeklindeki sikimsonik lafları ile bizim tasavvufçuların İblis'i ve Firavun'u övmeleri arasında hiçbir fark yoktur, altında yatan öğreti aynıdır. Zira spiritüalizmde de tasavvufta da "her şey Tanrı'dır, kötülük yoktur, kötü zannettiğimiz kişiler, bize bazı zorluklar çıkararak aslında bizim daha da ermemize/tekamül etmemize yardım ederler". Ha bu arada şimdi bana Cengiz Han'ı milliyetçi duygularla savunmayın amına koyim, adamın öldürdüğü insan sayısının kaç milyon olduğu belli değil lan. Bak "kaç kişiyi öldürdüğü belli değil"den ziyade "kaç milyon kişiyi öldürdüğü belli değil" diyorum.

    Önceki kısımlarda anlattığım şu Mevlana'nın iblis'li Muaviye'li hikayesi de yine aynı öğretiyle yazılmıştı hatırlarsanız, altında yatan felsefe "çilenin ve kötülüğün" insana faydalı olduğu inancıydı.

    Bizim tasavvufçu ilahiyatçılar genelde "Mevlana'nın çok yanlış anlaşıldığını" söylerler, bunu söylemedeki amaçları işte benim gibi bazı sivrilerin çıkıp tasavvufun İslam'la bir alakası olmadığını dile getirmesi ve bizim cemaati müslimin atalardan kalma gelenekçi dinlerinin tehlikede olmasıdır. Evet Mevlana sahiden de çok yanlış anlaşıldı, hatta o kadar yanlış anlaşıldı ki, insanlar neredeyse 1000 yıldır onun müslüman olduğunu zannediyorlar. Söylediği her panteist/panenteist lafı, İslam'a uydurmaya çalışıyorlar.

    Şimdi yine bir Mevlana ve spiritüalizm karşılaştırması yapalım. Bunlar, Ra Bilgileri adlı ruhçu kitapta söylenir, şu 2 cümleyi okuyun[87]:



    Şimdi eğer ben bu adamların felsefesini bilmeseydim veya şu tüm kitabı okumadan, sadece şu lafların söylendiği bölümü okusaydım, bu laflarda bir yanlışlık göremezdim. Zira bir insan sahiden de kendisine bakarak Allah'ın varlığını görebilir. Örneğin Descartes'ın Allah'a inanma yolu da bu olmuştur, Descartes çok kısa bir özetle; "Ben düşünebiliyorum, düşünebilmem sayesinde de 'ben' olduğumu hissedebiliyorum, yani düşünüyorum o halde "var"ım. Peki ben var olabildiysem ve bunları düşünebiliyorsam, hatta bir de sonsuzluk ve mükemmellik gibi aslında bilmemin mümkün olmadığı şeyleri de düşünebiliyorsam, bu fikirleri birisi benim zihnime önceden yerleştirmiş olmalı, bu varlığın bir kaynağı olmalı" şeklinde bir mantık örgüsüyle Tanrı inancına ulaşır. Bu gayet normal. Aynı şekilde bir insan çevresine bakarak da Allah'ın varlığını anlayabilir ve Allah inancına ulaşabilir. Fakat bu spiritüalist arkadaşlar "aynaya bakın ve yaratanı görün" diyerek bunu mu kastetmektedir? Hayır, kendileri gayet evrenin, yaratıkların ve senin birer Tanrı parçası olduğunu söyler kitabın tamamında, ki buna dair zibilyon tane örnek de gösterdim sana.

    Aynı durum Mevlana'nın söyledikleri için de geçerlidir, bakınız neler diyor bizim beyefendi:



    Mevlana'nın bu sözleri de tek başına yanlış olmayabilir. Mevlana'nın bu sözlere hangi anlamları yüklediğini bilmek için, Mevlana'nın öğretisini bilmek gerekir. Mevlana burada "A insan, Tanrı kitabı sensin sen" demekle veya "Padişahın güzelliğine bir aynasın sen" demekle, insanın Allah'ın yaratıcılığının bir ürünü olduğunu söylemez. Mevlana'yı bilmeyen müslümanlar; Mevlana'nın böyle demek istediğine inandırırlar kendilerini. Bizim çakal tasavvuf erbapları, Mevlana'yı adam akıllı bilmeyen müslümanlara, Mevlana'nın bu sözlerini çok İslami sözlermiş gibi kakalar dururlar. Oysa Mevlana bu sözleri tıpkı spiritüalistler gibi panteist/panenteist inanç çerçevesinde söyler ve insanın aslında var olmadığını, tek var olanın Allah olduğunu, bu sebeple de insanın "benlik" denen şeyden kurtulduğu takdirde Tanrı'ya dönüşeceğini söyler. "Ne arıyorsan sensin sen" demekle, "Yahu sen Tanrı'sın işte" der. "Kainatta ne varsa senden dışarıda değil" demekle de "Tüm varlık birdir ve tüm varlık Allah'tır, sen de öylesin" der.

    Mevlana Fihi Ma Fih'te açık seçik şunları söyler, en azından altını çizdiğim bölümleri oku hacı [88]:



    Mevlana'ya göre "ben kulum" demek yanlıştır, "ben Tanrı'yım" demek doğrudur. "Ben Tanrı'yım" diyen kişi, büyük bir ayıp olan (!) kendi varlığından kurtulur ve her şeyin Tanrı olduğunu idrak eder. Bu sebeple de "ben Tanrı'yım" demek büyük bir gönül alçaklığıymış ve halk da bunu anlayamazmış.

    Bunun spiritüalizmden farkı ne? Tamamen aynısı.

    Yani halkın pek çok şeyi anlamadığı konusunda Mevlana'ya katılıyorum. Eğer anlasalardı, Mevlana'nın da tasavvufun da İslam'la bir alakası olmadığını görürlerdi.

    Mevlana denen eleman Divan-ı Kebir'inde şöyle söyler [89]:



    Maşuk; "aşık olunan kişi"dir. Ve Mevlana'nın maşuktan kastı da elbette Tanrı'dır. Bu sözleri aşk şiiri zannedip tweet atan Nurdan Misvakoğulları #AK adlı kişiler zaten Mevlana'nın neyden bahsettiğini bile bilmez, onları bi geç. Mevlana "Aşık ile maşuku ayırt etmek çok zordur" derken "Kul ile Tanrı'yı ayırt etmek çok zordur" der. Her şey Tanrı'dır der lan işte adam, ahanda şu enerji menerji diye konuşan spiritüalistlerle aynı şeyi söyler, onun aynısının sarıklısı.

    Şimdi Divan-ı Kebir'den bir bölüm göstereceğim size, altını çizdiğim kısımları kesinlikle oku [90]:



    İlk altını çizdiğim beyitte Mevlana Allah'a sitem eder. Şimdi bu sufiler halvete girip cezbe haline kapılırlar, yani bildiğin Allah ile bir olmak için trans haline girerler. Mevlana bu dizelerde de, o kafayı yakalayamadığı için ve "bir olma" çağrısına cevap alamadığı için Allah'a trip atar, ki bunun bir başka örneğini de gösterdim bu yazının ilk bölümlerinde. Yani ilk beyitte Mevlana, Facebook'taki ilişki durumunu "it's complicated :(" yapar.

    Ardından altını çizdiğim sonlardaki cümleyi okuyun, bizim Mevlana'nın "sevgili" dediği Tanrı'dır ve mevlana Tanrı için "mal da odur, mülk de odur" der.

    Şimdi...

    Nur suresi 42. ayette "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" denir.

    Veya Mümin suresi 16. ayette de "Mülk Allah'ındır" denir.

    Mevlana ise Kuran'a atıfta bulunarak "Mülk Allah'tır" der.

    "Şu köpek Ayşe'nindir" sözü ile "Ayşe köpektir" sözü arasında nasıl büyük bir fark varsa, işte bu iki söz arasında da öylesi büyük bir fark vardır. "Mülk Allah'ındır" sözü ile "Mülk Allah'tır" sözü arasındaki farkı şöyle açıklayayım size;

    Mülk denince aklınıza sadece Gaziosmanpaşa'da giriş kat 2+1 kombili daire gelmesin, Allah nur suresi 42. ayette göklerin ve yerin, yani tüm evrenin, tüm yaratıkların kendi mülkü olduğunu söyler. Yani yaratıklar Allah'ın mülküdür, bir başka deyişle Allah yaratıkların sahibidir. Mevlana ise "Mülk odur" diyerek, yerler ve gökler Allah'tır, yaratıklar da Allah'tır der.

    Tasavvufta görülen vahdet-i vücut ve vahdet-i şühut inançlarını size şu şemalarla anlatmıştım:





    Bu şemalara bakarsanız da zaten "mülk"ün, yani evrenlerin ve tüm yaratıkların Allah olduğunu göreceksiniz. Bu inanç sistemlerine göre "mülk Allah'tır".

    Tasavvuf dini bunu söyler.

    Kuran ise "mülk Allah'ındır" diyerek şunu söyler:



    Ortada birtakım yaratılmış varlıklar vardır ve tüm varlıklar, tüm evrenler, her şey, eşi benzeri bulunmayan bir kudretin yani Allah'ın mülküdür. Allah, tum bu yarattıklarının sahibidir. Yani "mülk Allah'ındır".

    Tasavvuf ve Kuran'ın bambaşka iki din sunduğunu reddeden varsa, Allah onun cidden belasını versin. Çünkü bu kadar delil ve örnek ile anlaşılmayacak bir durum değildir bu. Ortadaki bu çelişkiyi reddeden kesinlikle ve kesinlikle kafirlik ediyordur. Mesele "zeka" işi değil, zekayı kullanabilme becerisi olan "akıl" işidir. Akıllı olun.

    Mevlana gayet Kuran'daki "mülk Allah'ındır" sözüne atıfta bulunur, onu değiştirir ve Divan'ında "mülk Allah'tır" der. Mevlana bu tür Kuran'a kafa tutmaları çok sık yapar, şimdi Mesnevi'deki şu cümleyi bir oku [91] :



    Mevlana, kendi yazdığı Mesnevi için bu tabiri kullanır. Bu öylesine masum bir benzetme değildir, zira Allah Lokman suresi 27. ayette şöyle söyler:

    "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de arkasında yedi deniz daha katılarak mürekkep olsa, Allah'ın kelimeleri tükenmez ..."

    Evet, Allah'ın Kuran için söylediği lafın aynısını, Mevlana gider kendi Mesnevi'si için söyler.

    Neden? Zira Kuran'ın da Mesnevi'nin de kaynağı aynıdır!

    Al bak, Mesnevi'nin bir başka bölümünde açık seçik ne diyor senin mübarek Mevlana hazretlerin, altını çizdiğim beyiti lütfen kendin oku [92]:



    La bildiğin vahiy alıyorum diyor herif işte açık seçik. Bu herifler "Kuran'ın güncelleyicileri" oldukları için, aldıkları vahiyler Kuran'da söylenenleri yanlışlıyor. Peki Allah'ın koyduğu kanunlar değişir mi? Kuran Allah'ın yasasının değişmediğini ve değişmeyeceğini söylüyor, seçim senin Nurdan Misvakoğulları #AK, ya birini seçecen, ya ötekini.

    Ulan hadi bu adamlar bunları saçmalamış, yahu sizde hiç akıl yok mu bunları yiyorsunuz? Tamam Mevlana'ya inandın diyelim, o yolu seçtin, peki sen nasıl hala "ben müslümanım" diyebiliyorsun? Bu ikisinin ne alakası var güzel kardeşim?

    Kafayı yiyecem ya. Olum ben mantıksız insana katlanamıyorum, valla kafayı yiyecem galiba. Antik Yunan'da okulum olsaydı kapısına "mantık bilmeyen giremez" yazardım amına koyim.

    Mevlana savunucuları Mevlana'nın hiç lafı kıvırmadığı bu ifadelerini "ya orada Allah'ın dilemesi sayesinde bunları söyleyebiliyorum demek istiyo ehihi" diye kotarmaya çalışırlar. Aynı şeyi Nurcular da Said Nursi denen elemanın risaleleri için yaparlar, Said Nursi'nin alenen "Allah indirdi" diye yazdığı risaleleri için "orada Allah nasip etti ben de bunları yazabildim demek istiyo ehihihi kalp kalp gülücük gülücük <3" diye ayak yaparlar. Olum, bak daha mevzuyu bilmeyen halinle gidip bu adamları savunuyorsun, gel bi beni dinle. Sosyete çocuğu değilim ben amına koyim, okulda mahallede bir sürü cemaatçi arkadaşım oldu, çoğunuzun iyi niyetle hareket eden ve harbiden de toplumun geneline oranladığında daha yardımsever çocuklar olduğunuzu biliyorum. Ama ne olduğunu bilmediğiniz şeyi savunmaya çalışıyorsunuz, dinle bak Allah'a inanan adamsın madem kendini yakma. Tasavvuf dini budur, bak yukarıdaki bölümde Mevlana "delilimiz Tanrı vahyidir" diyor, Arabi de "gerçek bilgiye ancak keşif ve ilham (vahiy) ile ulaşabilirsin" diyor, senin abuk subuk bir dille yazıldığı için anlamadan okuduğun o risalelerde de aynıları yazıyor. Zira tasavvuf inancı Allah'ın bu şeyhlere, velilere, abidik gubidik adamlara vahiy vermesi inancına dayanır. Allah'tan geldiğini iddia ettikleri o vahiyleri de artık kimden alırlar, o dergahlarda kapalı kapılar arkasında ne gibi kafalar yaşanmıştır, orasını da siz düşünün. Gözünüzde büyütmeyin olum insanları, insanoğlu tırttır tırt. Nurcuların veya tasavvufçuların büyük çoğunluğu bunları bilmezler, "iyi bir şeydir heralde" diye peşinden gidip savunurlar. Yani bu insanlara topyekün yalancı demiyorum, yalancıdan ziyade kandırılmış demek daha doğru olur, hatta bir de daha kendisinin tam bilmediği şeyin gidip savunuculuğunu yaparlar ki o da işin komik yanıdır. Ama bu cemaatlerin ve tarikatlerin beyin takımı (nasıl bir beyinse artık) meselenin ne olduğunu gayet iyi bilirler. Onlara olan tepkim bu kadar naif değil. Hatta bu hayatta kimseden etmediğim kadar nefret ediyorum onlardan.

    İşin bir diğer komik ve iğrenç kısmını daha belirteyim. Bizim aslında bu adama "Mevlana" dememiz bile büyük bir hata. Bu adamın adı Celaleddin Rumi yani Romalı Celaleddin'dir ve kendisine de bu ismiyle hitap edilmesi lazım. Hayır bunu Ramazan Bayramı'na "Şeker Bayramı" demeyi hayat düsturu haline getirmiş Kadıköylü pinpon teyze mantığıyla söylemiyorum, zira "Mevlana" demek "Mevlamız" demektir. Mevla ise "sahip" ve "efendi" anlamlarına gelir ki, Allah'tan başka bir insana "sahibimiz" demek nasıl bir mankafalılıktır gelin bana bunu izah edin. Allah'ın bazı isimleri hiçbir şekilde kullara verilemez, Mevla da bunlardan biridir. Örneğin Bakara suresi 286. ayette Allah müslümanların şöyle demesini emreder:

    "Sen bizim Mevla'mızsın. Gerçeği örten nankörler/inkarcılar topluluğuna karşı yardım et bize!"

    Bu ayetteki "sen bizim Mevla'mızsın" ifadesinin Arapça okunuşu da şudur: "Ente Mevlana"

    Yani "Mevlana"; Allah'a söylenmesi gereken bir sözken, "Mevlamız" anlamına gelirken, zamanında Allahlığını ilan etmiş Celaleddin Rumi'ye de gidip "Mevlana" diyoruz biz. Bu ayete ek olarak Tevbe suresinin 51. ayetinde de müslümanlar Allah'a yine "Mevlana" (Mevlamız) derler, çünkü bu Allah'ın bir ismidir. "Ama şimdi orada o bizim ustamız anlamında saygı..." diye geveleyecek olursanız, size Hristiyanların İsa saygısını örnek olarak veririm. Saygı dediğin şey yalakalığın dozunu arttırıp şirk koşmakla olmaz. Hele hele alenen panteist/panenteist olan bu Celaleddin'in nesine saygı gösteriyorsunuz müslüman olduğunuzu iddia ettiğiniz halinizle, işin orası zaten mantıksızlıklar deryası anasını satayım.

    Tasavvuftaki bir diğer rezalet inanç da ölmüş velilerden falan yardım istemektir. Bu arkadaşların mantığına göre Allah'ın sevdiği kullar olan ölmüş velileri Allah ile araya sokarak, yani birnevi araya torpil sokarak, ettiğimiz duaların kabul edilmesi sürecini hızlandırabiliyoruz ehehe. Size şu Meleklerle Yaşamak denen şarlatanlıktan bahsedeceğimi söylemiştim, zira tam sırası. Pagan bir din olan spiritüalizmin muhafazakar kesime yedirilme yöntemi tasavvufken, aynı spiritüalizmi sadece kullandığı dili biraz daha "enerjili, ışıklı" hale getirerek de modern denyolara yedirmekteler günümüzde. Meleklerle Yaşamak adlı kitapları ve cd'leri yüzbinlerce satan bu şarlatanlık akımına göre de, Allah'tan değil meleklerden yardım istememiz tavsiye edilir. Yani pagan olduklarının farkında olmayan hacı hocalar Allah ile aralarına velileri sokarken, pagan olduklarının farkında olmayan New Age'ciler de Allah ile aralarına melekleri alırlar. Tabi bazen üst boyut varlıklarını, ışık varlıklarını falan da aracı alırlar ama New Age'in bu kolu kafayı meleklere takmış vaziyette. Yani esas mantık olan "şirk" her zaman aynıdır, müşrik psikolojisi işte. Şimdi öncelikle bu arkadaşların internet sayfasını size bir göstereyim, sadece altını kırmızı ile çizdiğim bölümlere şöyle bir göz gezdirin, akıl sahibi her insan bunun nasıl bir şarlatanlık olduğunu ilk bakışta anlayacaktır:



    Bu "hihihi evren <3 <3" diye ortalıkta dolaşan teyzeler, tüm dünyada "melek koçluğu" adıyla yürüyen bir şirketin Türkiye şubesidirler. Gördüğünüz üzere "meleklerle iletişim kurma" seminerleri verirler, ondan sonra yok efendim cd'dir, sms ile meleklerden vahiy almadır, bu tür gerizekalı işlerle de milletten tonla para cukkalarlar. Giden sadece para olsa neyse, akıl da gider iman da gider elden. Gerçi bunlara kanacak kadar aptal insanların dolandırılmasına üzülmüyorum ben şahsen.

    Şimdi bu arkadaşların nasıl bizim muhafazakar tasavvufçularla aynı şeyi söylediklerini göstermek için size kitaplarından bazı kesitler göstereceğim.

    Çerçeve içine aldığım cümleyi okuyun [93]:



    "Sen ve ben biriz" artık gayet aşina olduğumuz bir cümle di mi? Mevlana'sından tut Arabi'sine, "büktüğün şey kaşık değil, sensin" diyen Matrix filmine kadar hepsi temelde aynı öğretiyi paylaşırlar: Panteizm veya müslümanlara kakalanan ismiyle vahdet-i vücut, yani varlığın birliği. Devam ediyoruz [94]:



    Size yukarıdaki şemalarla da iyice anlattığım gibi spiritüalizmde evren ile Allah aynı şeydir. Evren ve Allah adeta eş anlamlı kelimelerdir ki kitabın yazarı da "evren ya da Allah, adı her neyse..." minvalinde bir cümle kurabiliyor.

    Şimdi araya ufak bir reklam alalım ki, modern spiritüalistlerle muhafazakar tasavvufçuların aynı pagan dine sahip olduklarını iyice bir görün. Şu sohbetinde Cübbeli Ahmet Hoca, başı sıkışıanın "yetiş ya Abdulkadir Geylani" demesi gerektiğini ve böylece işlerinin daha kolay hallolacağını anlatır. Şimdi hesapta bu Abdülkadir Geylani adlı veli Allah'ın çok sevdiği biri ya, işte sen direkt Allah'tan yardım istemek yerine, araya torpil sokup Geylani'den yardım istersen, işlerin daha kolay hallolurmuş. Cübbeli'yi de sadece bir örnek olarak gösterdim size, bütün tasavvufi cemaat ve tarikatlerde aynı inanç vardır.

    Şimdi gelelim bizim pinpon teyzelerin ışıklı enerjili kitabına, altını çizdiğim yerleri okuyun [95]:



    Şşş mevzuya bak hacı, meleklerden yardım isteyince işleri daha hızlı halloluyormuş.

    Ehehe, tamamen aynı inanç değil mi olum?

    Bu ablalar diyor ki "ya ufacık bir şey için koskoca Allah'tan yardım istemek yerine meleklerden isteyin, böylece işleriniz daha kolay hallolur ehihihi <3<3"

    E bizim Cübbeli'nin söylediği cümleden "Abdülkadir Geylani"yi çıkar, oraya "melekler" kelimesini ekle, al karşına aynı inanç çıkacak. Allah'a aracılar ve ortaklar koyan, bildiğin müşrik inancı. Zira tasavvuf ile spiritüalizm aynı şeylerdir, sadece paketleri farklıdır. Her ne kadar bu pinpon ablalar Cübbeli cemaati için "ayy o ne öyle bee" diyecek olsalar da ve her ne kadar Cübbeli'nin cemaati de bu ablalar için "o ne öyle la, gavur gavur işler" diyecek olsalar da, aynı şeye inanırlar. İnançları tamamen şekil odaklı olduğu için, özünde aynı şeye inandıklarının farkında bile değiller.

    Meleklerle Yaşamak denen sevgi pıtırcıklığı abidesinden devam ediyoruz [96]:



    Şimdi bu arkadaşlar paso meleklerden vahiy alırlar. "Başmelek Cebrail'in mesajı" falan diye uyduruk bir metin yazarlar ve hesapta Cebrail'i konuştururlar. Mesela burada da Raziel diye bir meleği konuşturuyorlar ve Raziel adlı melek altını çizdiğim bölümde de görebileceğiniz üzere aynen bizim Mevlana'nın, New Age kurucusu Alice Bailey'nin ve tüm spiritüalistlerin sürekli öğütlediği şeyi söylüyor: Hepiniz birsiniz, Tanrı'sınız, Tanrı senin içinde içinde.

    Daha önce söylemiştim, spiritüalistlerin bu pagan dini yayma yöntemleri daima doğrularla yanlışları harmanlamaktır. Bunun için de bulundukları coğrafyanın yerleşik dini neyse ona göre ayak yapıp nabza göre şerbet verirler. Bu pinpon teyzeler de bu saçmalıkları Türkiye'de anlattıkları için ağızlarından Kuran ve Allah laflarını düşürmezler. Oysa Kuran'ı bir kere bile okuyup okumadıkları meçhuldür, hayır zanna uymuyorum, bak mesela [97]:



    "Kuran'da da Mikail, Cebrail, Azrail ve İsrafil'den bahsedilir" diyor bu teyze, oysa Kuran'da sadece Cebrail'den bahsedilir ve Mikail'in de sadece bir ayette ismi geçer (Bakara 98). Kuran'da Azrail diye bir melek yoktur, adı bile geçmez. Kuran'da çok sayıda "ölüm melekleri" olduğu söylenir, yani Azrail adında tek bir ölüm meleği aynı anda farklı yerlerde ölen insanların canlarını alamaz. Buradan da (bence) meleklerin aynı anda farklı yerlerde bulunma gibi Tanrısal bir özelliğe sahip olamayacağını anlıyoruz ki Kuran'ın böyle mantıksal bir detayı es geçmemesi o yüzden çok önemlidir. Yani sonuç olarak Kuran'da Azrail'den bahsedilmez. Ayrıca Kuran'da "sura üflenen gün", yani Kıyamet günü vardır, fakat bu işi İsrafil adında bir meleğin yaptığı söylenmez, Kuran'da İsrafil'den de bahsedilmez.

    Peki bu teyze neden Kuran'da bu meleklerden bahsedildiğini söyler? İki sebepten; birincisi "bakın ben Kuran'a da hakimim" imajı yaratıp müslümanlara hoş görünme çabası. İkincisi ise "Kuran'da meleklerden bahsediliyor, o zaman biz de meleklerle iletişime geçebiliriz yehuuu" şeklinde saçma sapan bir mantıkla kendi inançlarının Kuran'a da uygun olduğunu müslümanlara yedirme çabası.

    Peki bu arkadaşlar şarlatan mıdır, yoksa sahiden de kendilerini "melek" diye tanıtan birilerinden bazı mesajlar mı alırlar? Ben bu tiplerin büyük çoğunluğunun şarlatan olduklarını düşünüyorum, fakat kendilerini "melek, peygamber, ölmüş falancanın ruhu, bilmem ne ışık varlığı" diye tanıtan cinler de vardır. Zaten bu celselerde medyumlara gelenler de falancanın ruhu falan değil, bildiğin cindir.

    Şimdi Allah'a melekleri ortak koşan bu modern ablaların tüm dünyadaki bir furyanın Türkiye şubesi olduklarını söylemiştim size. Zira bu pagan ve spiritüalist inanç eskilere kadar uzanır. Şimdi şu ayetleri çok dikkatli okuyun:

    O gün ki, onları hep birlikte mahşere toplayacak, sonra meleklere: "Şunlar size mi tapıyorlardı?" diyecek.
    "Seni tenzih ederiz. Sensin onlara karşı bizim sahibimiz! Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmıştı!" diyeceklerdir. (Sebe 40-41)

    Allah meleklere "şu insanlar size mi tapıyordu?" diye soruyor ki meleklerden yardım istediğini zannedenler din gününde yedikleri haltlarla yüzleştirilsin. Melekler de 41. ayette "hayır, onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmıştı" diyorlar. Yani ortada bu şahıslara "ben melek bilmemkimim" diye gelen bir mesaj varsa da, o mesajın kaynağının cinler olduğu söyleniyor. Ayetler açık seçik işte bu pagan inanışı anlatıyor.

    Yani sonuç olarak Türkiye'de de artık iyice yayılan ve sesini duyuran bu spiritüalizm, bizim sakallı sofu tasavvufçulardan farklı bir şey söylemez. Olay sadece nabza göre şerbet meselesi. Muhafazakarlara ayrı bir dille hitap edersin, modern takılan teyzelere ayrı bir dille hitap edersin, fakat işin özünde hepsine de aynı naneyi yedirirsin. Mesele bundan ibaret.


    Ve Şimdi son olarak, Hindistanlı İmam Rabbani ekolünden olan Cübbeli Ahmet'e ve İsmail Ağa Cemaati'ne bir bakalım. İmam Rabbani'nin zaten kendisinin ne olduğunu gördünüz, eh onun yolundan gidenlerin de şu an Aids'e çare bulmak için araştırma yapıyor olacak halleri yok. Ne olduğu daha başından belli bir hikaye bu ama aradaki paralellikleri görmeniz açısından bu arkadaşları incelememiz lazım.

    Cübbeli'nin İsmail Ağa Cemaati yine hem sünni, hem tasavvufi bir cemaattir. Bu cemaatte yine "şeyh, veli, müceddid, kutup" gibi mana aleminde uçup kaçan şahıslara büyük bir iman vardır. Kuran'da peygamberimizden sonra herhangi bir insanın böyle ruhani özelliklere sahip olabileceği söylenmez ama olsun, iyi ki rivayetler var, iyi ki falanca hoca hazretleri var. Bu arkadaşların dinlerinin diğer kaynakları da bu tür "rivayetler" olduğu için istedikleri şekilde bir İslam inşa edebilmekteler. Yeter ki kafasında sarık olan sakallı bir Ebu Warawara bir şeyler anlatmış olsun, o adamın ağzından çıkan sözler Allah'ın sözleri olduğu için, Ebu Warawara'yı dinin kaynağı olarak alabiliyorlar. Espri yapmadığımı da biliyorsunuz, gerçek bunlar. Mevlana'nın da dediği gibi "o şeyhin sözü, Allah'ın sözü"dür.

    2-3 sene evvel birkaç arkadaşımla İstiklal'de turluyorduk, yılbaşına yakın bir tarihti. Bir baktık adamın birisi "Noel Kutlama Tehlikesi" diye bir kitap dağıtıyor yoldan geçenlere, yazarı da Cübbeli Ahmet. Tabi bildiğiniz gibi İslam aleminin ve memleketimizin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan birisi Noel kutlama tehlikesidir, en büyük derdimiz budur hacı. Neyse biz de "dur lan 3-5 tane alalım da bari millete dağıtacaklarına biz almış olalım" deyip birer tane aldık adamın dağıttığı kitaplardan. Zararlı Güneş ışınlarını emen UV filtresi gibi bu cemaat dininin saçmalıklarını da absorbe ettik kendi çapımızda ehehe. Şimdi bu kitaptan bir bölüm göstereyim size de, bu adamlardaki İslam mantığını anlayın, açıklaması altında [98]:



    Yetmiş bin evliyanın reisi olan ve 16-17. yüzyılda Hindistan'da yaşayan İmam Rabbani başı sıkışınca bir konuda Allah'a müracaat eder ve Allah da ona cevap verir. Sıra numarası almak yok, kuyrukta beklemek yok, direkt Allah'a sorabiliyon hacı. Yukarıdaki bölümde gördüğünüz üzere Allah bildiğin konuşur bu İmam Rabbani denen adamla, bu tür şeyler tasavvuf inancında çok normaldir zira tasavvuf dediğin din tamamen bu zart zurt hazretlerinin "keşif ve ilham" ile Allah'tan bilgi alması inancına dayalıdır. Günümüzün modern spiritüalistleri de medyumlar vasıtasıyla üst boyut varlıklarından bilgi alırlar, tamamen aynı mantık, Neyse, kitapta görebileceğiniz üzere sözümona Allah'ın İmam Rabbani'ye söylediği bu bir koca paragraf dolusu söz için "... diye bir ilham geldi" derler. Ah canım, şu naifliğe bakar mısın, "ilham" gelmiş... La bildiğin Allah ile oturmuş karşılıklı muhabbet ediyor sizin Rabbani.

    Yani bu adamlardaki "ilham"ın bildiğin "vahiy" olduğunu söylemiştim, tasavvuf jargonunda ilham budur, Cem Yılmaz'ın aklına yeni bir film senaryosu gelmesi gibi bir ilhamdan bahsetmiyor kendileri. E zaten böyle sürekli "ilham" alan müceddidlerimiz (güncelleyicilerimiz) varsa, Kuran ortada sadece bir süs niyetine kalır, çünkü Kuran sürekli güncelleniyor hacı, Windows 8 varken Windows 95 kullanmanın ne alemi var? Zaten bu sebeple Cübbeli de sohbetlerinde 1 ayet söylerse, bunun yanında 546 hadis, 387 rivayet anlatır.

    Cübbeli Ahmet'e ve cemaatine göre, son yüzyılın müceddidi Mahmut Efendi'dir. Şu video'da yine bir hocaefendileri, son yüzyılın müceddidi olan Mahmut Efendi'yi ziyaret eder.





    Sağ tarafta görmekte olduğunuz yakışıklı Mahmut Efendi'dir. Mideniz kaldırırsa video'yu bir seyredin, toteme tapan Kızılderili kabilesi gibi bir manzara göreceksiniz. Hatta bu Mahmut Efendi'nin önünde eğilip bükülen adam Mahmut Efendi'ye "Merhametiniz sayesinde ayakta duruyoruz" der, ama Mahmut'un daha kendi ayakta duracak hali yoktur, orası ayrı. Valla şu pisliği her gördüğümde aklıma bu Kuran ayetleri geliyor:

    "Kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler.

    Oysa, o ilahlar bunlara yardım edemezler. Tam aksine, bunlar, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır." (Yasin 74-75)

    Birebir olarak aynısı değil mi olum? Bu adamın kendine bile hayrı yok, tüm gücünü mürit sürüsünden aldığı için na böyle Zeus'un yancısı Apollon gibi takılmıyor mu ortalıkta?

    Bu cemaatin inancına göre Mahmut Efendi adlı yakışıklı, uykudayken bile mana ve ruhlar aleminde dolaşıp hayır işleri yapmaktadır. Yani bakmayın şimdi böyle durduğuna, abinin ruhlar aleminde acayip ortamları var.

    Şimdi eğer Cübbeli'nin sohbetlerinden alınma şu video'yu seyrederseniz göreceksiniz ki Cübbeli Ahmet, bu Mahmut Efendi adlı prototip Tanrı için şunları söyler: "Keşfe açık kullardan biri ne demişti? 'Ete kemiğe büründüm Mahmut diye göründüm'"



    "Keşfe açık kul" yine Allah'tan vahiy alan kişinin, tasavvuf jargonundaki adıdır. Cübbeli'nin anlattığına göre Allah'tan vahiy alan bir adam; Allah'ın ete kemiğe bürünüp Mahmut Efendi olarak yeryüzüne indiğini söylüyor yani. Tıpkı Allah'ın İsa kılığında yeryüzüne inmesi gibi. Veya Hint Tanrısı Vişnu'nın bazen yiyecek, bazen insan şekline girerek insanlara yardım etmesi gibi. Tasavvuf inancı nah işte budur. Zaten bu sözün kaynağı da size cicili bicili hikayelerle "Allah dostu, gönül adamı" diye kakalanan Yunus Emre'dir. Hikayeye göre Yunus Emre, Mevlana'nın Mesnevi'sini okur ve şu yorumda bulunur: "Yahu lafı bu kadar uzatmaya ne gerek var, ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm", Mesnevi'de anlatılmak istenen her şeyi bu şekilde özetler Yunus Emre. Panteizm/panenteizm inancı işte tam olarak budur, bazı ulvi kişiler bu dünyanın bir "yokluk", bir "hayal", bir "aldatmaca" olduğunu anlarlar ve Allah olduklarını fark ederler. Yani Cübbeli cemaatinin bu yaptıkları, sadece kendi sapkınlıkları falan değildir, o Mevlana'lar, Yunus'lar bu inancın aynısına sahiplerdir, hatta ve hatta bu pagan inancın kurucuları arasındadırlar.

    Şimdi bu Cübbeli Ahmet aklınca Noel tehlikesine ve Hristiyanlığa karşı insanları uyarıyor ya, Hristiyan ve Yahudilerden bahsedilen şu Kuran ayetini bir okuyun bakalım:

    "Allah'ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah'tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O." (Tevbe 31)

    Bu ayette Yahudiler ve Hristiyanlar, din adamlarını Tanrı edindikleri için eleştirilir.

    Cübbeli kafayı milletin yılbaşında yiyip içtiğine takadursun, kendisi Hristiyanların yaptığının birebir aynısını yapar; bir din adamını rab edinir. Şu ayette Allah'ın "yapmayın" dediği şeyi gider harfi harfine yapar.

    "Ya şimdi orada öyle demek istemiyor, tabi ki biz de bir tek Allah'a inanıyoruz ama..." şeklindeki kıvırmalarınızı da artık ahirette Allah'a anlatırsınız. Merak etmeyin bu ayette eleştirilen Yahudi ve Hristiyanlar da gidip bir din adamına durup dururken "aha bu Allah" demiyorlar, tıpkı sizinki gibi hurafe dolu bir inanç sistemiyle ve içinde onlarca "ama" ile başlayan izahlarla Allah rolü biçiyorlar din adamlarına. Ve bunu nasıl yaptıklarını da bu yazıda elli türlü örnek göstererek anlatmaya çalıştım size. Sizin bu yaptığınızın adı "tapınmak" oluyor zaten. Siz kendinizi çok mu akıllı zannediyorsunuz? Hatta siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz neyle oynuyorsunuz böyle? Aklınızı işletin, göz göre göre ahiretinizi yakmayın eğer sahiden inanıyorsanız.

    Bu bizim Cübbeli tarzı hacı-hocalar sanki Haçlı Seferi dönemlerindeymişiz gibi, gider can cekişmekte olan Hristiyanlığa çok fazla kafayı takarlar. Bunun sebebi şudur: Eğer kendileri bile Kuran'da bahsedilen müşrik veya kafirlerden değillerse, ortada bir müşrik veya kafir kalmıyor zaten. Adam gidiyor uçan kaçan velilere şeyhlere inanıyor, bunların vahiy aldığına inanıyor, bunları Allah'a ortak ediyor ve kendisi müşrik olmuyor. E ama Kuran sürekli "müşrik"lerden bahsedip duruyor, öyleyse kim bu müşrikler? Heh işte iyi ki Hristiyanlar ve ateistler var, zira onlar da olmasa zaten bu adamlar kimseye müşrik diyemeyecekler.

    Cübbeli'nin sohbetlerinden alınma şu 30 saniyelik video'da Cübbeli'nin şunları söylediğini görüyoruz: "Böyle bir din olur mu? Mezhebi devreden çıkar, mürşidi devreden çıkar, alimi devreden çıkar, veliyi devreden çıkar... Araya vesile koymayın diyorlar, aracıya lüzum yok diyorlar, direkt Allah'la irtibat kurun diyorlar"
    http://www.facebook.com/video/video.php?v=533799093315461

    Cübbeli Ahmet burada %100 olarak Kuran'da anlatılan İslam dinini eleştirmekte ve %100 olarak da Allah ile kulun arasına birtakım aracılar sokan Mekke müşriklerinin dinini övmektedir. Bak %99 benziyorlar demiyorum, %100 aynı şeyler diyorum. Zira Mekke müşriklerinin birçoğu Allah'a inanıyor, fakat araya "Lat, Menat, Uzza" gibi birtakım ne idüğü belirsiz varlıkları aracı olarak sokuyorlardı. E bu arkadaşlar da o Lat'ın, Menat'ın, Uzza'nın adını İmam Rabbani koymuşlar, Mahmut Efendi koymuşlar, arada hiçbir fark yok.

    Cübbeli Ahmet "yahu aracısız din mi olur?" deyip bu velilere inanmayanlara kızadursun, Kuran şöyle söyler:

    "Kafirler hoşlanmasa da siz, dini yalnız O'na özgüleyerek, Allah'a dua edin!" (Mümin 14)

    Kuran'ın sürekli nokta atışı yapıyor olması çok süper bir şey değil mi olum ehehe.

    Kuran, Allah'a aracılar koyulmaması gerektiğini söyleyen ayetlerle doludur.

    Aynı konuşmanın devamında Cübbeli Ahmet, neden direkt Allah ile irtibat kurmamamız gerektiğini (!) ve neden Mahmut Efendilere, İmam Rabbanilere ihtiyacımız olduğunu şöyle zeka dolu bir örnekle açıklıyor: "iyi o zaman sen buranın cereyanını direkt kofraya bağla, burayı patlat". Tipe bak tipe tipe, lan yemin ederim bu adam başka bir çevrede doğup büyümüş olsaydı on numara inci Sözlük yazarı olurdu. Hatta konuşmanın devamında da elektriğin bile barajlardan bir sürü aracıyla geldiğini örnek vererek, bizim de Allah'la aramıza aracılar almamız gerektiğini söylüyor bizim akıl deryası Cübbeli. Bu arada Kuran ayetleri ise şöyle der:

    "Allah'ı bırakıp da kendilerine, göklerden ve yerden bir parçacık rızık veremeyen, buna güç yetiremeyen şeylere mi tapıyorlar?

    Artık Allah'a örnekler verip durmayın. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl 73-74)

    Cübbeli cemaatinin sahip olduğu bu gelenek ve ata dininin saçmalıklarıyla ilgili daha yığınla delil gösterebilirim size, hatta sırf delil olsun diye oturup bu adamın sohbetlerini bile dinledim, ama buna sahiden gerek görmüyorum artık. Mesela şu sohbetinde 1.01.50'den itibaren bildiğin Allah'tan vahiy alan ve Hristiyanları bir bakışıyla müslüman yapabilen son iman bükücü velilerin mucizelerini anlatır kendisi. Oysa Kuran'da peygamberin bile böyle bir gücünün olmadığı birçok ayette vurgulanır (Örneğin Cin suresi 21).



    Ve size bir şey söyleyeyim, bu Cübbeli'dir, Mevlana'dır, spiritüalistlerdir, yemin ederim ki benim imanımı arttırıyorlar. Ters psikolojiyle bildiğin iman tazelettiriyor adamlar. Sanki sırf içlerindeki kötülüğü dışavurmak için gidip Allah'ın yapma dediğini özellikle yapıyorlar. Bu açıklanması o kadar zor, o kadar garip bir durum ki, yoksa kimin aklına gelir gidip ölüp gitmiş adamlara yalvarmak, Allah dururken meleklerden yardım istemek, bu tür abuk subuk işlere kalkışmak...

    Neyse, neden size oturup bu Cübbeli cemaatini anlattım şimdi? Bu Cübbeli'nin İsmail Ağa Cemaati benim için sadece bir rol model hacı, ben burada bu adamlar üzerinden sana bir şey anlatmaya çalışıyorum. İstersen Menzil tarikatindeki aynı naneleri de anlatayım sana, veya istersen Nurcularınkini anlatayım, istersen Nakşibendiliği uzun uzun açayım burada sana. Adı ister zart olsun ister zurt, tasavvuf inancının olduğu her tarikat, her oluşum, hatta her eli yüzü düzgün okumuş ilahiyatçı bu tür pagan saçmalıklarına inanır. Zira bu işin kaynağının nasıl pagan olduğunu, o Mevlana'ların, Arabi'lerin, Hallac-ı Mansur'ların ne olduğunu gördünüz. Hesapta İslam'ın "entelektüel ve hümanist" yüzü olan tasavvuf, işte böyle bir uyuşturucudur. Dindeki hurafelerin büyük çoğunluğunun kaynağı işte bu kahrolası tasavvuftur. Ve şu an bile bizim camilerimizde okunan hutbelerde, televizyonlarda verilen dini programlarda ve okullarda verilen din derslerinde, bu adamların doğruları "din" diye, "İslam" diye anlatılıyor. Küresel sermaye de "tasavvufu destekleyin" diye raporlar yayınlayıp duruyor. Oysa İslam bu adamlardan değil, Kuran'dan öğrenilir. Bu adamlardan öğreneceğiniz şey, Kuran'da "müşriklik" olarak anlatılan gelenek ve ata dinidir. Bunların dinleri delile değil rivayetlere, zanlara ve kulaktan kulağa aktarılan hikayelere dayanır. Kuran'da ateistlerden de bahsedilir elbette, fakat Kuran'da en çok Allah inancı olan müşriklerden bahsedilir. Bugün şu Cübbeli Ahmet'in Facebook'ta bile 2 milyon beğeneni varsa ve bu cemaatleri yakından takip edenlerin daha çok internet'le pek arası olmayan kesim olduğunu göz önüne alırsanız, internet'teki bir Facebook sayfasında bile bu adamın 2 milyon beğeni almasının ne demek olduğunu varın siz düşünün. Allah ile aldatmanın bu dünyada ne kadar büyük bir güç olduğunu görün ki Kuran'ın neden çoğunlukla dindar müşrikler üzerinde durduğunu daha iyi anlayasınız.

    Tasavvufun hesapta getirdiği o "hoşgörü" anlayışı, verdiği zararların yanında bir hiçtir. Allah rızası için kanma o güler yüzlü dedelere, semazenlere, okuldaki ders kitaplarına, takım elbiseli profesörlere. Kanma! Bu hurafelerden oluşan tasavvuf dininin, kültüre yerleşerek insanları nasıl mahvettiğini gör. Örneğin birilerinin sürekli torpille bir yerlere gelmesi, hele hele şu an devleti yönetenlerin sürekli kendi tanıdıklarını bir yerlere ataması ve bunu da "e tabi ki tanıdıklarımı atayacağım, ne var ki bunda?" diyerek, adeta arsızlığın sınırlarını zorlayarak normal karşılamaları sinirinize dokunuyor di mi? Birçok insanın "hak etmediği" yerlerde olması, içindeki adalet duygusunu nasıl da incitiyor di mi? İçinden belki de düşünüyorsun, "lan bu adamlar hani dindardı, nasıl kul hakkı yemekten çekinmiyorlar?" diye. Evet bu adamlar kendi dinlerinde dindarlar zaten ve o kulaktan kulağa rivayetlerle yayılan gelenek dinlerinde "adam kayırma" diye bir şey suç değil ki bundan çekinsinler. Tasavvufçular bu imam Rabbani'lerin, Arabi'lerin, Abdülkadir Geylani'lerin ve bilimum şeyhlerin, kendilerini seven insanlara şefaat edeceklerine, yani ahirette sevenlerini cehennemden kurtaracaklarına inanırlar. İnanca bakar mısın? Kendi çabanla hak etmesen bile, elin sakallı şeyhine kendini sevdirirsen o seni kurtaracak ahirette. Şimdi böyle torpil ve yağcılık üstüne kurulu bir inanç sistemine inanan bir adamın, "ne var ki bunda? tabi ki tanıdıklarımı atayacağım o mevkilere" deyip bu durumu normal karşılamasından daha doğal ne olabilir? Adamın kültüründe var bu bir kere. Zihnine böyle bir ahlak anlayışı kazınmış.

    Kuran'a göre "din günü"nde, yani herkesin yaptıklarıyla yüzleştirileceği o günde, sen bu dünyada ne yaptıysan onların karşılığını alacaksın. Yani herkes "kendi" hak ettiğine kavuşacak. Şu ayeti okusana:

    "Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yardım göremeyecekleri o günden sakının!" (Bakara 123)

    Allah'ın yöntemi bu adamlarınki gibi insan ilişkilerine değil, adalet üzerine kuruludur. E ama bu adamlar Kuran'ın gizli manalarını çözen şeyhlere sahip oldukları için takmıyorlar bu ayetleri zaten. Dini sahiplenen adamlar işte bu asılsız kaynakları (şeyh, tasavvuf, zart zurt) baz alan kimseler oldukları için de, ortalıkta "din" diye anlatılan şey bunların dini oluyor. İnsanların zihnine kazınan "ahlak", bunların ahlakı oluyor. Yani bu hurafe dinin yayılması için herkesin illa ki bir tarikate girmesi veya cemaatçi olması gerekmiyor, zira ilahiyat fakültelerinden tut camilere kadar insanlara vaaz edilen dinde hep bu adamların saçmalıkları yer alıyor.

    Bugünün ilerlemiş toplumları sahip oldukları bu gelişmişlik düzeylerini ilk başta geçmişten aldıkları mirasa borçlular. Adamların mirası Rönesans'ken, sanayi devrimiyken, keşifler ve buluşlarken, bizim aldığımız miras işte bu paçavralar. He bir de Allah razı olsun ki ulema ney üflemeye ve ebru yapmaya izin vermiş, sanat adına da tek mirasımız onlar. Biz dergahta iki zikir çekti diye kendini Tanrı'yla bütünleşti zanneden bu ruh hastaları yüzünden ve en çok da bu ruh hastalarının peşinden giden akılsızlar yüzünden, zaten hayata 5-0 geride başlıyoruz. Ve daha hala da bunları sahiplenen bir toplumun içinde yaşıyoruz. Ama olsun, hiçbir şey için geç değil. Ben hayatın ve tek tek hepimizin yoktan var oluşumuzun bir anlamı olduğuna inanıyorum, hatta inanmaktan ziyade, bunu "biliyorum". Bu da demektir ki hiçbir çaba boşa gitmez, çabalarının karşılığını muhakkak alırsın. O yüzden yılmayacaksın, mücadele edeceksin, kendini küçümseyerek pes etmeyeceksin. Ve bunu yaparken de aklını kullanacaksın. Eline bir kitap alacaksın, kapatacaksın o televizyonu, Nejla'nın sidikli amını sergilemek için kullandığı Facebook'ta heba etmeyeceksin vaktini, sana hiçbir bok katmayan okuldaki derslerinle yetinmeyeceksin, şu internet'in başına geçip makale okuyacaksın, e-book indireceksin, araştırma yapacaksın, bunların üstüne düşüneceksin ve en önemlisi de üreteceksin. Potansiyelini dibine kadar zorlayacaksın. Çerçevenin dışında düşüneceksin. Bu işin başka yolu yok.

    Artık bitiriyorum yazıyı. Ne boklar yedik şimdiye kadar, bunu son bir kez özetleyeyim istersen.

    Bu yazıda tasavvufun İslam dinine tamamen zıt bir inanç olduğunu ve buna rağmen müslümanların tasavvufu kendilerini kandırarak, hatta kandırılmaya can atarak sahiplendiklerini gördük. Tasavvufçular ile spiritüalistlerin tamamen aynı inanca sahip olduklarını, aralarındaki tek farkın kullandıkları dil, kılık kıyafet vs gibi şekil odaklı olduğunu gördük. Öyle ki spiritüalistlerin tasavvuf aşkını, Mevlana ve Arabi gibi ünlü sufileri nasıl sevdiklerini de gördük. Spiritüalizmi gelecekte tek dünya dini yapma amacında olan küresel sermayenin, spiritüalizmin müslüman topraklarda yeşeren versiyonu olan tasavvufa destek yağdırdığını gördük. Kültürümüze iyice yerleşmiş olan ve hâlâ da çok matah bir şeymiş gibi teşvik edilen, sevimli gösterilen tasavvufun, müslümanları bir anda nasıl zirveden dibe çökerttiğini gördük. O çok beğenilen, filozof denilen Mevlana'ların, Arabi'lerin ve bilimum tasavvufçuların "gerçek bilgiye akıl ve düşünceyle değil, keşif ve ilhamla ulaşılır, o keşif ve ilham da bir tek biz şeyhlere geldiği için şeyhine bağlan ki kurtulasın ey oğul!" şeklinde özetlenecek Allah'ın belası felsefeleriyle nasıl müslüman toplumlardaki bilim ve ilim kültürünü öldürdüklerini gördük. Şu an müslüman toplumlardaki sefaletin büyük ölçüde nereden ve kimlerden geldiğini gördük. Elin oğlu Rönesansla, keşiflerle, bilimle uğraşırken, atalarımız ne gibi salak işlerle ömürlerini heba etmiş bunları gördük. Müslümanların nasıl alenen Kuran ayetlerinin "tam tersini" söyleyen tasavvufçuların, hacı-hocaların ve bunların günümüzdeki uzantılarının peşinden gittiklerini gördük. Ve müslümanların, inandıklarını söyledikleri Kuran tam tersini söyleye de, hala da bu tasavvuf iğrençliklerinin doğru olduğunu savunuyor olduklarını gördük. Müslümanların nereden baksan bir %95'i için en önemli şeyin o güne kadar sahip oldukları kulaktan dolma inanç olduğunu, öyle ki sahip olduğu uyduruk inanca ait 180 derece zıt bir Kuran ayeti bile görse, kendi inancını değiştirmek yerine çeşitli laf oyunlarıyla Kuran ayetini kendi inancına uydurmaya çalıştığını gördük. Aradan yüzyıllar geçse de, tekamül ettiğini zanneden birtakım gerizekalı insanların hiç değişmediklerini gördük. Kısacası, saçma sapan insanlarla dolu bir dünyada yaşadığımızı gördük.

    Dipnotlar:
    1- Mevlana, Mesnevi, cilt 1 önsöz. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    2- Mevlana, Mesnevi, cilt 1 önsöz. Timaş yayınevi, 2007.
    3- Mevlana, Mesnevi, cilt 4, 1852-1854. beyitler. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    4- Mevlana, Mesnevi, cilt 1 önsöz. Timaş yayınevi, 2007.
    5- Mevlana, Fihi Ma Fih, 51. Bölüm.
    6- Hallac-ı Mansur, Tavasin, sayfa 32. Yaba Yayınları, 3. Basım.
    7- Hallac-ı Mansur, Tavasin, sayfa 39. Yaba Yayınları, 3. Basım.
    8- Hallac-ı Mansur, Tavasin, sayfa 43. Yaba Yayınları, 3. Basım.
    9- Hallac-ı Mansur, Tavasin, sayfa 43. Yaba Yayınları, 3. Basım.
    10- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. Birinci cilt, önsöz. Ötüken Yayınevi, Yayın no: 456.
    11- Ramtha, sf 232 ve 249. Akaşa Yayınevi, 1990.
    12- Ramtha, sf 51. Akaşa Yayınevi, 1990.
    13- Ra Bilgileri, sf 35. Akaşa Yayınevi, 1994.
    14- Ra Bilgileri, sf 47-48. Akaşa Yayınevi, 1994.
    15- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 199. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    16- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 440. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    17- Ramtha, sf 212. Akaşa Yayınevi, 1990.
    18- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 347. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    19- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 33. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    20- A.g.e.
    21- Ramtha, sf 60. Akaşa Yayınevi, 1990.
    22- Ra Bilgileri, sf 118. Akaşa Yayınevi, 1994.
    23- Ramtha, sf 181. Akaşa Yayınevi, 1990.
    24- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 171. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    25
  • 25- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 382. Bölüm. Ötüken Yayınevi
    26- Mevlana, Divan-ı Kebir, Müfte'ilün, Mefa'ilün, Müfte'ilün, Mefa'iliin (c.I, 322)
    27- Mevlana, Divan-ı Kebir, Mef'ülü, Mefa'îlün, Fe'Olün (c. 1,517)
    28- Mevlana, Divan-ı Kebir, Müfte'iliin, Miifte'ilün, Fa'ilat (c.I, 260)
    29- Ramtha, sf 45. Akaşa Yayınevi, 1990.
    30- Mevlana, Mesnevi, cilt 5, 2242-2244. beyitler. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    31- Mevlana, Mesnevi, cilt 2, 3333-3339. beyitler. Timaş yayınevi, 2007.
    32- Mevlana, Mesnevi, cilt 3, 78-80. beyitler. Timaş yayınevi, 2007.
    33- Füsusul Hikem Şerhi, önsöz, sf 23. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007.
    34- Füsusul Hikem Şerhi, sf 194. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007.
    35- Füsusul Hikem Şerhi, sf 69. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007.
    36- Füsusul Hikem Şerhi, sf 243. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    37- Füsusul Hikem Şerhi, sf 70. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    38- Füsusul Hikem Şerhi, sf 122. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    39- Füsusul Hikem Şerhi, sf 123. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    40- Füsusul Hikem Şerhi, sf 233. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    41- Füsusul Hikem Şerhi, sf 227. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    42- A.g.e.
    43- Füsusul Hikem Şerhi, sf 231. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    44- Füsusul Hikem Şerhi, sf 232. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    45- Füsusul Hikem Şerhi, sf 248. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    46- A.g.e.
    47- A.g.e.
    48- Füsusul Hikem Şerhi, sf 251. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    49- Ramtha, sf 130. Akaşa Yayınevi, 1990.
    50- Ramtha, sf 226. Akaşa Yayınevi, 1990.
    51- Mevlana, Mesnevi, cilt 2, 2604-2792. beyitler. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    52- Mevlana, Mesnevi, cilt 2, 2780-2784. beyitler. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    53- Ra Bilgileri, kitap kapağı. Akaşa Yayınevi, 1994.
    54- http://alexgrey.com/
    55- Ra Bilgileri, sf 47. Akaşa Yayınevi, 1994.
    56- Füsusul Hikem Şerhi, sf 122. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    57- Füsusul Hikem Şerhi, sf 173-174. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    58- Füsusul Hikem Şerhi, sf 174. Ataç Yayınları, basım tarihi 2007
    59- Ra Bilgileri, sf 77. Akaşa Yayınevi, 1994.
    60- http://www.ashtarcommandcrew.net/video/rumi-poems
    61- http://www.schoolofsufiteaching.org]
    62- http://lucistrust.org/en/arcane_school/talks_and_articles/the_esoteric_meaning_of_lucifer
    63- Alice Bailey, The Externalisation of the Hierarchy, sf 12. Link: http://www.bailey.it/images/testi-inglese/The-Externalization-of-the-Hierarchy.pdf
    64- Alice Bailey, The Externalisation of the Hierarchy, sf 96 ve 209
    65- http://www.lucistrust.org/en/service_activities/e_mantrams/affirmation_of_the_disciple
    66- Alice Bailey, The Externalisation of the Hierarchy, sayfa 1.
    67- http://www.nytimes.com/1988/08/19/us/republicans-new-orleans-transcipt-bush-speech-accepting-nomination-for-president.html?pagewanted=4&pagewanted=all
    68- http://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/monograph_reports/2005/MR1716.pdf
    69- http://www.nytimes.com/2010/08/17/opinion/17dalrymple.html?pagewanted=all&_r=1
    70- http://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/monographs/2007/RAND_MG574.pdf
    71- http://www.sufimovement.org/index.php/branches/brotherhood-sisterhood/the-way-of-illumination
    72- http://www.sufiorder.org/cgi-bin/center_list.cgi
    73- http://www.sufiorder.org/silsila.html
    74- South Asian Sufis: Devotion, Deviation, and Destiny, chapter 15. Link: http://books.google.com.tr/books/about/South_Asian_Sufis.html?id=3TvMecI060sC&redir_esc=y
    75- http://www.heliofant.com/
    76- http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1131:2014-08-04-17-29-24&catid=67:austos-2014&Itemid=46
    77- Ramtha, sf 97. Akaşa Yayınevi, 1990.
    78- Mevlana, Fihi Ma Fih, 51. Bölüm.
    79- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 440. Bölüm. Ötüken Yayınevi
    80- İmam Rabbani, Mektubat,1. Cilt, 260. Mektup. Yeni Şafak Yayınevi
    81- A.g.e.
    82- A.g.e.
    83- İmam Rabbani, Mektubat, 282. Mektup.
    84- İmam Rabbani, Mektubat,1. Cilt, önsöz. Yeni Şafak Yayınevi
    85- Ra Bilgileri, sf 80. Akaşa Yayınevi, 1994.
    86- Ra Bilgileri, sf 155-156. Akaşa Yayınevi, 1994.
    87- Ra Bilgileri, sf 150. Akaşa Yayınevi, 1994.
    88- Mevlana, Fihi Ma Fih, sf 37. Remzi Kitabevi, İstanbul Matbaası, 1959.
    89- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 345. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    90- Mevlana, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can. 13. Bölüm. Ötüken Yayınevi.
    91- Mevlana, Mesnevi, cilt 6, 2772. beyit. Timaş yayınevi, 2007.
    92- Mevlana, Mesnevi, cilt 3, 2707. beyit. Milliği Eğitim Basımevi, ikinci basım, 1953.
    93- Beki İkala Erikli, Meleklerle Yaşamak, sf 55. 2012.
    94- Beki İkala Erikli, Meleklerle Yaşamak, sf 11. 2012.
    95- Beki İkala Erikli, Meleklerle Yaşamak, sf 16. 2012.
    96- Beki İkala Erikli, Meleklerle Yaşamak, sf 100. 2012.
    97- Beki İkala Erikli, Meleklerle Yaşamak, sf 79. 2012.
    98- Ahmet Mahmut Ünlü, Noel Kutlama Tehlikesi, sf 18-19. Basım tarihi 2013.

    Kaynaklar:
    http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2015/04/tasavvuf-ve-tarikatlardan-tek-dunya.html
    http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2015/04/tasavvuf-ve-tarikatlardan-tek-dunya_11.html
  • @Billythekid mission completed.
  • oncelikle yaziyi tam okumadim hatta daha başta biraktim yazinin ilerleyen bolumlerinde ne geliyo bilmiyorumbirakma sebebimde mevlana ile ilgili kisim tabiki.
    Siz bu yazilari allah gonderdi dediginizde ne diyo bu mal demem oyle demek istemedide demem.Yazdiklarinizda kurandan kesit ararim kuran da yazani sizin yazinizda gormeye calisirim çunku kuran'in bir zahir bir de batini yuzu vardir.Yazilarinda o batini yuzu gormeye çalisirim.Kuran herşeyi uzun uzun anlatmaz birkaç şey soyler kalanini bizim cikarmamizi bekler ornegin :
    şeriat nedir?
    allahin sozune uygun yonetim şekli
    allahin sozu 666 sayfa peki bir devletin anayasasi kac sayfa ?
    hic bir fikrim yok ama çok sayfa o halde kuran baştan aşagi devlet yonetim seklini anlatiyo olmali yoksa sadece kuran a bakip insanlar nasil anayasa cikarsin.O halde kuran ya insanlar icin indirilmiş bir kitap degil devletler icin indirilmiş bir anayasadir.Yada şeriat diye bişey yoktur.Tabiki ikiside yanliş dedigim gibi kuran in birde gorunmeyen yuzu vardir.Bazi şeyler soylenir gerisinde cikarimda bulunmamiz beklenir.Seriatta bu cikarimlarin birlesmesidir ben direk kuranda gordugum kadarini alicam dersen devletin direk yikilir.kuranda yolsuzluk yapana bu kadar ceza hirsiza bukadar katile bukadar ceza diye uzun uzun anlatmaz cikarimda bulunup onlari biz belirleriz mevlananinda orda demek istedigi net olarak bu ben bu yazilari bi yerimden uydurmadim kurani okuyarak bu sonuca vardim diyo.

    Niye duz oldugu gibi soylemiyolar diyosunuz.
     kuran bile duz cumlelerden olusmuyo. Allah bile herkese hitap eden kitabini oldugu gibi soylememiski bu adamlar soylesin.sen ben gibi siradan adamlar degil bu adamlar hitap ettigi kitlede sen ben degil bunu anlayacak kapasitede adamlar.sen kuran i okudugunda ademi cennete koyduk elma yedi dunyaya attik diye okuyamazsin cunku ordaki cennet cennet degildir orda cennet dedigi dunyadaki olaganustu guzellikteki bi yerdir bu benzetmedir.
    1-cennete giren bidaha cikamaz
    2-cennette yasak olmaz elma ne ayak

    kelimelerin iç yuzu dedim tarihten ornek vericem.
    Kanuni'nin Fransuva'ya yazdigi mektup:
    Ben ki Sultanlar Sultanı, Hakanlar Hakanı, Hükümdarlara taç veren, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve nice memleketlerin Sultanı ve Padişahı Sultan Beyazıd Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman'ım. Sen ki Fransa viyaletinin Kralı Fransuva'sın.

    Gordugunuz gibi allahin yer yuzundeki golgesiyim demiş.Ben hayatim boyunca kanuni kendi tanriligini ilan etmiş diyen bir tarihci gormedim cunku burdaki cumleyi hic bir tarihci duz okumaz.Allahin yer yuzundeki golgesiyim şu anlama gelir Allah her insana kendinden bir parça vermiştir bunu biliyoruz. bu cumlede bundan dolayi soylenir.

    Eger bu cumleleri gordugunuz gibi okursak biteriz iş icinden cikilmaz bir hal alir bakin mesela mevlana nin şirk koştugunu iddia ettiniz

    kanuni de sirk kosmuş oldu

    "egemenlik kayitsiz şartsiz milletindir"
    bu soz kimin mustafa kemal ataturk

    egemenlik ne demek?
    egemenlik=hukum
    kuranda ne yazar hukum ancak allahindir

    ee ataturkte yandi kuranda yazani degistirmiş :))haydaaa şenlik çikti(buraya bi alkiş emojisi istiyorum)

    padisahlar halkindan bahsederken kullarim der peki bu kul kelimesini niye kullanirlar kendilerini tanri mi gorduler hayir kul tabi,insan vs. demektir.Buna kalkip padisahlar kendini tanri gormus diyemeyiz dersek ne olur.

    ataturk gitti,padisahlar gitti,din adamlarinin hepsi gitti, ee ne kaldi?
    haydaaaa ne aşagilik bi soyumuz varmiş :))oha o degilde boyle dusununce cok fantastik oldu biraz ugrassak bizde yunan tanrilari misir tanrilari gibi tanrilara sahip olabiliriz.
  • son bir hikayeyle bitireyim
    Yunus emre öldukten sonra Yunusun divani molla kasim adli yobaz bir din adaminin eline gecer yunusun şiirlerini okuyup okuyup ne diyo bu ne sacmaliyo bu der ve divani yirtar yirtar atar.Bir kagidi dereye bir kagidi havaya bir kagidi dereye bir kagidi havaya atar durur.bu sekilde 2000 sayfa atar 2001. sayfada yunusun şu misrasini gorur
    Derviş Yunus bu sözü
    Eğri büğrü söyleme
    Seni sıygaya çeken
    Bir Molla Kasım gelir
    (molla kasim o donemde yobaz din adamlari icin kullanilan bi deyimdir)
    Molla kasim o anda yunusun kerametini anlar ve o son 1000 sayfayi korur onceki salladigi sayfalardan 1000 i gokyuzune uçar kuşlarin nasibi olur.1000 i suya duser baliklarin nasibi olur.korunan 1000 i de insanlarin nasibi olur.

    Molla Kasim olmayalim bu adamlarin sozlerini daha dikkatli inceleyelim ne goruyosak o demeyelim

    not:dedigim gibi yazinin sadece basini okudum sonradan ne geldi ne gitti bilmiyorum
  • Hocam nerden alinti yaptiginida yazarsan daha faydali olur.

Bu konuda 2 sayfada toplam 19 adet üst yorum vardır.

  1. Yeni Konu Ekleme

    Bu alana yazacağınız yazı sizin konu başlığınız olacaktır. Eğer konunuz var ise listelenecek, eğer konunuz yok ise yeni konu ekleme sayfasına yönlendirileceksiniz. Konu başlığınızı yazdıktan sonra ileri butonuna yada enter butonuna basınız.

  2. Arama Butonu

    Arama butonuna basarak sayfaya yönlendirileceksiniz.